önsöz

" ... siirle düşünmek! yalnızca buna inanırım. Şiirle düşünmenin karşıtı felsefe yapmaktır. Felsefe ise şiirin temeli olan imgeyi dışlar. Gene felsefe duygusallığa da karşıdır. Şu da var: uzun şiirlerimde hiçbir sorunsalı yanıtlamaya kalkışmam. Sorular sormaya, bu soruları çoğaltmaya (ama yanıtsız bırakmaya) çalışırım hep. nedeni, yazdıkça bilmediklerime, tanımadıklarıma, daha önce duyup düşünmediklerime rastlarım da ondan" EDİP CANSEVER

7 Ekim 2007

Sokak taşları...

Hiç düşündün mü; seni evine götüren yolun kaçıncı taşında, hangi köşesinde durdun, bekledin, düşündün?... Bu her sabah üzerinde yürüdüğün, sağını solunu ezbere bildiğin çukurların, tümseklerin, asfalt ve toprak uzantıların hangisinden atladın yahut hangisinin içine düştün? Gözlerin açık uyanamamışlığınla, akşamdan kalmalığınla, gece körkütük evin yolunu bulmaya çalışırken, hangi taşları saydın ve sıkılmadın?.. Başarılarla yahut haksız yenilgilerle, sevinçlerle yahut kederlerle, bekleyen biri olup olmadığına aldırmaksızın yahut özlemini çekerek, tek başına yahut elele, alelacele yetişme kaygısıyla, savruk bir gezinti anında gibi dolaşarak, köşebaşından şu taksi durağına kaç saniye tuttun?... Belki de hiç sevmedin bu yaşadığın sokağı, belki öylesine yaşadın ve farkına varmadın taşların rengini. Bir çok renk vardı oysa o taşlarda...

Sabahları griydiler mesela. Soğukta ellerin üşürken ve bakışların eğikken, yalnızken ve dokunulamayacak kadar hüzünlüyken, sabırlıyken ve beklerken, huzursuz ve kararsız olduğunda mesela griydiler. Tıpkı gökyüzü gibi, tıpkı havada asılı kalan sözcükler, söylenemeyen düşler, kıyıya vuran ölü balıklar gibi griydiler ve tek kelime etmediler tıpkı senin gibi...

Sonra deli kırmızıydılar da, yazın güneşin altında. Sıcaktan bunalmıştın ve ağır ağır yürümüştün taşlarda. Bir güzel kız görmüştün köşeyi dönüverince, çocukların fırlattığı topu ayak pasınla geri göndermiştin. Bir dükkan camında aksini görüp boyluboyunca kendini seyretmiştin, seni bir denize yahut başka bir sokağa götüren bu taşlarda. Belki ilk bu sokakta, ilk bu sokak taşlarının üzerinde aşık olmuştun yahut farkına varmıştın. Ayakların yerden kesilip havada yürümüştün. Yüzüne yansımıştı kırmızı ve belki bunun farkına dahi varamayacak kadar heyecan doluydun. Kocaman itirafları bir küçücük kelimeye dönüştüremeyecek kadar ve sevdiğine kırmızı bir elma sunamayacak kadar ve korkularını korkaklık olarak göremeyecek, beklentilerini söyleyemeyecek, hissettiklerini düşlediklerini kusamayacak kadar gurur doluydun o taşlarda. Kıpkırmızıydılar tıpkı yüreğin gibi...

Sonbaharın sarısında da mı görmedin kendini o taşlarda? Birinin ölüm haberini almıştın belki, solmuştu yüzün gözlerin. Ağır aksak yol kenarı kaldırım başı bir böceği ezip motif yapmıştın, küfretmiştin, çöpkutusuna bir tekme atmıştın, sokak kapısının kolunu kırmıştın, özlemlerine yeni biri daha eklenmişti ve bir sonbahar ölümü içine işlemişti. Yıkılmaz ve yenilmez olmayı öğrenmiştin. Sonbahar da taşlar suskun olur, sonbahar da ölümler ölümsüz olur... Hiç saymadın mı kaç taş var köşeden eve varana kadar, bakışların yerdeyken ve kolların ve ayakların ve yüreğin yerdeyken saymadın mı hiç?..

Taşların rengi var evet... Gökyüzü gibi masmaviyken, baharken ve yüreğin yerinden fışkırıverecekken, herkesi herşeyi ölürcesine seviyormuşcasına, kıpır kıpır aşk doluyken görmedin mi taşları? Onlar da haylaz bir çocuk gibi yürüyorlardı ayaklarının altında, tıpkı senin gibi...

Yoksa sen de; görmek için, duymak ve anlamak ve hissetmek ve düşünmek ve koşmak ve sevmek için, hiç pişman olmamak ve hiç geri dönmemek için, elveda dememek için, korkularını, üzünçlerini ve delice sevmelerini saklayıp söylememek için, arkadaş içi yalnızlıkların ve sayıp dökemediklerin için... kafasını gökyüzüne kaldırıp hep bir mavide mi arayanlardansın kendini?

Eğer hala göremediysen taşları… üzerinde dolaştığın, çoğaldığın ve yaşadığın taşların rengini göremediysen hala, sana kocaman bir gökyüzünün ne yardımı olabilir?

Belki kırmızı bir kontür geçmiyor hayatından, uçuk sarılarla savrulup, derin mavilerde soluk almıyorsun. Renklerin bir sıcak çorbanın kırmızısında takılıp kaldı ve umutların yarına devreden bir kaç rakam... Oysa yolları belirleyen, taşları dizen, sokağa rengini veren sensin.

Ağaçlıklı bir yolda mı yürürken kokular daha yeşil, araba kornalarıyla çınlarken mi bir asfalt yol daha gri?, deniz daha mavi neredeyse orayamı gitmeli? Yoksa durup beklemeli mi mavinin, kırmızının, yeşilin ve tüm renklerin ayağının altına serilmesini?... Hiç bir yük kendinden daha ağır, hiç bir umut kendinden daha umut, hiç bir renk kendinden daha rengarenk olabilir mi? Hiçbir yol gidilemeyecek kadar uzak olabilir mi? Ve ellerin ceplerinde, gökyüzü bembeyazken, burnunun ucunu göremeyecek kadar kafan yukarıdayken, sana dokunan elleri hissedebilir misin?. Karıncaları ve onların koca dünyasını düşünmediğin için hiç, o sokakların içinde yaşayan perdeleri sıkısıkıya kapalı insanların kabaran yalnızlığını düşünmediğin için, yanıbaşında bir sıcak solukla uyanmadığın, kendini kendinin efendisi gördüğün için, koşmak ve koşmak ama kıkırdamamak, kahkahalarda çoğalmamak, üzünçlerde ağlamamak için, koca bir hükümdar kılığında yalpalamamak için, saymadın taşları. Sana değil sözüm, Seni tanımıyorum ki... Yeniden başlamak için hayata, onların doğru yerlerde olup olmadığına bir bakıyorum sadece...sadece bakıyorum... sadece...

Ve bir gün... bir sabah, taşlı bir yokuştan evime kadar saydım taşları, yıllar sonra ilk defa. Seninle aramızda, 1235 geçmetaş , 2km. asfalt yol, 15 dakika vardı... O günden sonra değişti hayat. Beni sana getiren her yolda saydım taşları, renklerini gördüm tek tek... Sen böyle başladın...

taşlar... üstüste koyarsan yıkılır , yalnız bırakırsan kırılır, itinayla yanyana yerleştirmeli ki evinin yolunu bulabilesin .

Evimin dış sokak kapısını geçiverince, demir ızgaranın hemen ilerisinde, kavisli demirden çiçekliğin önünden iki yana uzanan kaldırım taşının hemen sağında ikinci taş var ya... işte o sensin...

Beğendin mi?

Sibel Bengü

Bir kitap...THE FOUNTAINHEAD-AYN RAND

Bir gün Jonja'm bana bir kitap hediye etti...
'Kendi Howard Roak'ını bulman ve kendini bir kez daha doğrulaman için...Sevgilerimle...'
Ve ben Howard Roak'ın yolculuğuna çıktım... Ayn Rand hayatıma böyle girdi...

Sinan Çetin'in Önsözüyle...

Dünya bizleri kurtarma ve bize iyilik etme aşkıyla dolu insanlar tarafından hep kana bulandı. Tarihteki bütün savaşları yürekleri iyilikle dolup taşan, kendini bir dava uğruna feda ettiğini düşünen kurtarıcılar çıkardı.
Hitler Almanları, Stalin işçileri, Mao köylüleri kurtarmak için dünyayı kana buladı. Milyonlarca insan kurtarıcıların şefkat dolu ellerinde can verdi. Onlar hep BİZ dediler, hiç ben deyip kendilerini düşünmediler.

Ama bilim, zenginlik, hayatı kolaylaştıran, yaşanır kılan her türlü buluş, bilgi kendi çıkarları için çalışan, işini iyi yapan bencillerin eseriydi. Onlar hiçbir zaman biz olmadılar. Sadece işlerini iyi yapmaya çalıştılar ve bizlere rağmen başardılar.

Bu kitap, dünyanın fedakarlık tüccarları tarafından yok edilmemesi için bir AKIL KALKANIDIR. Ben'in bir savunusu ve kalabalıklara karşı duran yaratıcılara verilmiş bir ödüldür. Aklın ve mantığın yolunu izlemek isteyen herkese bu rehberi takdim etmekten onur duyuyorum. / Sinan Çetin

4 Ekim 2007

fragman...the sea inside


Ötenazi... Kelime itibariyle son derece itici. Hele de ayaklarınızı uzatıp keyifli bir film seyretmeye programlanmışsanız... Ancak bu film onca umut arayan umutsuz film içinde, konunun tatsızlığına rağmen bütünüyle umut ışığı saçıyor... Seyredeli iki sene oldu, hala etkisinden kurtulabilmiş değilim... Javier Bardem'in oyunculuğu (Goya'nın Hayaletleri filminde de son derece başarılı) ve Alejandro Amenabar'ın yönetmenliğiyle müthiş...

Jamiroquai - corner of the earth



little darlin´ don´t you see the sun is shining


just for you, only today
if you hurry you can get a ray on you, come with me, just to play
like every humming bird and bumblebee
every sunflower, cloud and every tree
i feel so much a part of this
nature´s got me high and it´s beautiful
i´m with this deep eternal universe
from death until rebirth

this corner of the earth is like me in many ways
i can sit for hours here and watch the emerald feathers play
on the face of it i´m blessed
when the sunlight comes for free
i know this corner of the earth it smiles at me
so inspired of that there´s nothing left to do or say
think i´ll dream, ´til the stars shine

the wind it whispers and the clouds don´t seem to care
and i know inside, that it´s all mine
it´s the chorus of the breakin´ dawn
the mist that comes before the sun is born
to a hazy afternoon in may
nature´s got me high and it´s so beautiful
i´m with this deep eternal universe from death until rebirth

you know that this corner of the earth is like me in many ways
i can sit for hours here and watch the emerald feathers play
on the face of it i´m blessed
when the sunlight comes for free
i know this corner of the earth it smiles at me

this corner of the earth, is like me in many ways
i can sit for hours here and watch the emerald feathers play
on the face of it i´m blessed
when the sunlight comes for free
i know this corner of the earth it smiles at me

3 Ekim 2007

Çiçekler Küser...





Yapraklarını güneşe dönmüş küçük sardunyalar vardır. Severseniz çiçek verirler. Tabi su vermek, toprağını değiştirmek de bir sevgi işaretidir ama sardunyalar en çok ‘seni seviyorum’u duymak isterler. Yoksa güzel görünmek ne işe yarar? Çiçekler sevildiğine inanmak isterler...

Güller, menekşeler, limon ağaçları ve hatta maydonozlar bile küser. Sararıp solmaları bu yüzdendir. Bazılarına hastalık düşer, eskiden kara sevdaya tutulanların verem’e düşmesi gibi. Eğilir başları, ne tomurcuk verecek kadar üretken, ne renk verecek kadar enerjiktirler...

Çiçekler küser. Günaydin demediğinizde, dokunmadığınızda, odanızın en ışık alan köşesinde barındırmadığınızda ve misafirinize onu tanıştırmadığınızda küserler. Ama en çok ‘seni seviyorum’ demediğiniz de küserler...

İçinizde yaşama isteği kalmamışsa , muşmula kılıklı adamlar gibiyse ruhunuz ne zamandır, varlıklarınızın ölüp yokluklarınızın turladığı bir zaman diliminde yaşıyorsanız, ki herkes geçmiştir böyle sevimsiz bir resmi geçitten, çiçeklere bir bakınız. Ne zaman ki tebessümle bir çiçeğe yaklaşırsınız, yüzünü döndüren sadece çiçek değil, koskoca bir hayattır artık.

Size uzanan kolları önemseyiniz, bir portakal ağacının dallarını misal ve komşunun ağacından erik çaldığınız çocukluğunuzu da... Emin olun sizin kadar mutluydu erik ağacı da. Çünkü zamanında toplanmayan yemişin dalında ölümü kadar kötü bir şey yoktur doğa da...

Çiçekler ölür, hemde nasıl ölürler. Ve ölüm öyle bir şeydir ki, arkasından ne pişmanlıkları, ne keşkeleri, ne hataları affeder.

Yapraklarını güneşe yine dön sardunya...
ve çilek ve erik ve hanımelleri...
yer açtım içimde bir yerlere,
sevmeye geliyorum içinizden birini...


Sibel Bengü

AÇIK GAZETE'de yayınlanmıştır.

SARDUNYA : Az su isteyen Akdeniz çiçeği (buna rağmen), dayanıklıdır (buna rağmen), kolay yetişir zahmetsizdir (buna rağmen), balkona-bahçeye-saksıya pencere önüne şahane yakışır (buna rağmen...kuruyabilir)

Ellerim filtrede sarı mayın...


28 Aralık 2007

17 Aralık 2007

Kelebek Etkisi



izmirizmir.net'de yayınlanmıştır.

7 Ekim 2007

Sokak taşları...

Hiç düşündün mü; seni evine götüren yolun kaçıncı taşında, hangi köşesinde durdun, bekledin, düşündün?... Bu her sabah üzerinde yürüdüğün, sağını solunu ezbere bildiğin çukurların, tümseklerin, asfalt ve toprak uzantıların hangisinden atladın yahut hangisinin içine düştün? Gözlerin açık uyanamamışlığınla, akşamdan kalmalığınla, gece körkütük evin yolunu bulmaya çalışırken, hangi taşları saydın ve sıkılmadın?.. Başarılarla yahut haksız yenilgilerle, sevinçlerle yahut kederlerle, bekleyen biri olup olmadığına aldırmaksızın yahut özlemini çekerek, tek başına yahut elele, alelacele yetişme kaygısıyla, savruk bir gezinti anında gibi dolaşarak, köşebaşından şu taksi durağına kaç saniye tuttun?... Belki de hiç sevmedin bu yaşadığın sokağı, belki öylesine yaşadın ve farkına varmadın taşların rengini. Bir çok renk vardı oysa o taşlarda...

Sabahları griydiler mesela. Soğukta ellerin üşürken ve bakışların eğikken, yalnızken ve dokunulamayacak kadar hüzünlüyken, sabırlıyken ve beklerken, huzursuz ve kararsız olduğunda mesela griydiler. Tıpkı gökyüzü gibi, tıpkı havada asılı kalan sözcükler, söylenemeyen düşler, kıyıya vuran ölü balıklar gibi griydiler ve tek kelime etmediler tıpkı senin gibi...

Sonra deli kırmızıydılar da, yazın güneşin altında. Sıcaktan bunalmıştın ve ağır ağır yürümüştün taşlarda. Bir güzel kız görmüştün köşeyi dönüverince, çocukların fırlattığı topu ayak pasınla geri göndermiştin. Bir dükkan camında aksini görüp boyluboyunca kendini seyretmiştin, seni bir denize yahut başka bir sokağa götüren bu taşlarda. Belki ilk bu sokakta, ilk bu sokak taşlarının üzerinde aşık olmuştun yahut farkına varmıştın. Ayakların yerden kesilip havada yürümüştün. Yüzüne yansımıştı kırmızı ve belki bunun farkına dahi varamayacak kadar heyecan doluydun. Kocaman itirafları bir küçücük kelimeye dönüştüremeyecek kadar ve sevdiğine kırmızı bir elma sunamayacak kadar ve korkularını korkaklık olarak göremeyecek, beklentilerini söyleyemeyecek, hissettiklerini düşlediklerini kusamayacak kadar gurur doluydun o taşlarda. Kıpkırmızıydılar tıpkı yüreğin gibi...

Sonbaharın sarısında da mı görmedin kendini o taşlarda? Birinin ölüm haberini almıştın belki, solmuştu yüzün gözlerin. Ağır aksak yol kenarı kaldırım başı bir böceği ezip motif yapmıştın, küfretmiştin, çöpkutusuna bir tekme atmıştın, sokak kapısının kolunu kırmıştın, özlemlerine yeni biri daha eklenmişti ve bir sonbahar ölümü içine işlemişti. Yıkılmaz ve yenilmez olmayı öğrenmiştin. Sonbahar da taşlar suskun olur, sonbahar da ölümler ölümsüz olur... Hiç saymadın mı kaç taş var köşeden eve varana kadar, bakışların yerdeyken ve kolların ve ayakların ve yüreğin yerdeyken saymadın mı hiç?..

Taşların rengi var evet... Gökyüzü gibi masmaviyken, baharken ve yüreğin yerinden fışkırıverecekken, herkesi herşeyi ölürcesine seviyormuşcasına, kıpır kıpır aşk doluyken görmedin mi taşları? Onlar da haylaz bir çocuk gibi yürüyorlardı ayaklarının altında, tıpkı senin gibi...

Yoksa sen de; görmek için, duymak ve anlamak ve hissetmek ve düşünmek ve koşmak ve sevmek için, hiç pişman olmamak ve hiç geri dönmemek için, elveda dememek için, korkularını, üzünçlerini ve delice sevmelerini saklayıp söylememek için, arkadaş içi yalnızlıkların ve sayıp dökemediklerin için... kafasını gökyüzüne kaldırıp hep bir mavide mi arayanlardansın kendini?

Eğer hala göremediysen taşları… üzerinde dolaştığın, çoğaldığın ve yaşadığın taşların rengini göremediysen hala, sana kocaman bir gökyüzünün ne yardımı olabilir?

Belki kırmızı bir kontür geçmiyor hayatından, uçuk sarılarla savrulup, derin mavilerde soluk almıyorsun. Renklerin bir sıcak çorbanın kırmızısında takılıp kaldı ve umutların yarına devreden bir kaç rakam... Oysa yolları belirleyen, taşları dizen, sokağa rengini veren sensin.

Ağaçlıklı bir yolda mı yürürken kokular daha yeşil, araba kornalarıyla çınlarken mi bir asfalt yol daha gri?, deniz daha mavi neredeyse orayamı gitmeli? Yoksa durup beklemeli mi mavinin, kırmızının, yeşilin ve tüm renklerin ayağının altına serilmesini?... Hiç bir yük kendinden daha ağır, hiç bir umut kendinden daha umut, hiç bir renk kendinden daha rengarenk olabilir mi? Hiçbir yol gidilemeyecek kadar uzak olabilir mi? Ve ellerin ceplerinde, gökyüzü bembeyazken, burnunun ucunu göremeyecek kadar kafan yukarıdayken, sana dokunan elleri hissedebilir misin?. Karıncaları ve onların koca dünyasını düşünmediğin için hiç, o sokakların içinde yaşayan perdeleri sıkısıkıya kapalı insanların kabaran yalnızlığını düşünmediğin için, yanıbaşında bir sıcak solukla uyanmadığın, kendini kendinin efendisi gördüğün için, koşmak ve koşmak ama kıkırdamamak, kahkahalarda çoğalmamak, üzünçlerde ağlamamak için, koca bir hükümdar kılığında yalpalamamak için, saymadın taşları. Sana değil sözüm, Seni tanımıyorum ki... Yeniden başlamak için hayata, onların doğru yerlerde olup olmadığına bir bakıyorum sadece...sadece bakıyorum... sadece...

Ve bir gün... bir sabah, taşlı bir yokuştan evime kadar saydım taşları, yıllar sonra ilk defa. Seninle aramızda, 1235 geçmetaş , 2km. asfalt yol, 15 dakika vardı... O günden sonra değişti hayat. Beni sana getiren her yolda saydım taşları, renklerini gördüm tek tek... Sen böyle başladın...

taşlar... üstüste koyarsan yıkılır , yalnız bırakırsan kırılır, itinayla yanyana yerleştirmeli ki evinin yolunu bulabilesin .

Evimin dış sokak kapısını geçiverince, demir ızgaranın hemen ilerisinde, kavisli demirden çiçekliğin önünden iki yana uzanan kaldırım taşının hemen sağında ikinci taş var ya... işte o sensin...

Beğendin mi?

Sibel Bengü

Bir kitap...THE FOUNTAINHEAD-AYN RAND

Bir gün Jonja'm bana bir kitap hediye etti...
'Kendi Howard Roak'ını bulman ve kendini bir kez daha doğrulaman için...Sevgilerimle...'
Ve ben Howard Roak'ın yolculuğuna çıktım... Ayn Rand hayatıma böyle girdi...

Sinan Çetin'in Önsözüyle...

Dünya bizleri kurtarma ve bize iyilik etme aşkıyla dolu insanlar tarafından hep kana bulandı. Tarihteki bütün savaşları yürekleri iyilikle dolup taşan, kendini bir dava uğruna feda ettiğini düşünen kurtarıcılar çıkardı.
Hitler Almanları, Stalin işçileri, Mao köylüleri kurtarmak için dünyayı kana buladı. Milyonlarca insan kurtarıcıların şefkat dolu ellerinde can verdi. Onlar hep BİZ dediler, hiç ben deyip kendilerini düşünmediler.

Ama bilim, zenginlik, hayatı kolaylaştıran, yaşanır kılan her türlü buluş, bilgi kendi çıkarları için çalışan, işini iyi yapan bencillerin eseriydi. Onlar hiçbir zaman biz olmadılar. Sadece işlerini iyi yapmaya çalıştılar ve bizlere rağmen başardılar.

Bu kitap, dünyanın fedakarlık tüccarları tarafından yok edilmemesi için bir AKIL KALKANIDIR. Ben'in bir savunusu ve kalabalıklara karşı duran yaratıcılara verilmiş bir ödüldür. Aklın ve mantığın yolunu izlemek isteyen herkese bu rehberi takdim etmekten onur duyuyorum. / Sinan Çetin

4 Ekim 2007

fragman...the sea inside


Ötenazi... Kelime itibariyle son derece itici. Hele de ayaklarınızı uzatıp keyifli bir film seyretmeye programlanmışsanız... Ancak bu film onca umut arayan umutsuz film içinde, konunun tatsızlığına rağmen bütünüyle umut ışığı saçıyor... Seyredeli iki sene oldu, hala etkisinden kurtulabilmiş değilim... Javier Bardem'in oyunculuğu (Goya'nın Hayaletleri filminde de son derece başarılı) ve Alejandro Amenabar'ın yönetmenliğiyle müthiş...

Jamiroquai - corner of the earth



little darlin´ don´t you see the sun is shining


just for you, only today
if you hurry you can get a ray on you, come with me, just to play
like every humming bird and bumblebee
every sunflower, cloud and every tree
i feel so much a part of this
nature´s got me high and it´s beautiful
i´m with this deep eternal universe
from death until rebirth

this corner of the earth is like me in many ways
i can sit for hours here and watch the emerald feathers play
on the face of it i´m blessed
when the sunlight comes for free
i know this corner of the earth it smiles at me
so inspired of that there´s nothing left to do or say
think i´ll dream, ´til the stars shine

the wind it whispers and the clouds don´t seem to care
and i know inside, that it´s all mine
it´s the chorus of the breakin´ dawn
the mist that comes before the sun is born
to a hazy afternoon in may
nature´s got me high and it´s so beautiful
i´m with this deep eternal universe from death until rebirth

you know that this corner of the earth is like me in many ways
i can sit for hours here and watch the emerald feathers play
on the face of it i´m blessed
when the sunlight comes for free
i know this corner of the earth it smiles at me

this corner of the earth, is like me in many ways
i can sit for hours here and watch the emerald feathers play
on the face of it i´m blessed
when the sunlight comes for free
i know this corner of the earth it smiles at me

3 Ekim 2007

Çiçekler Küser...





Yapraklarını güneşe dönmüş küçük sardunyalar vardır. Severseniz çiçek verirler. Tabi su vermek, toprağını değiştirmek de bir sevgi işaretidir ama sardunyalar en çok ‘seni seviyorum’u duymak isterler. Yoksa güzel görünmek ne işe yarar? Çiçekler sevildiğine inanmak isterler...

Güller, menekşeler, limon ağaçları ve hatta maydonozlar bile küser. Sararıp solmaları bu yüzdendir. Bazılarına hastalık düşer, eskiden kara sevdaya tutulanların verem’e düşmesi gibi. Eğilir başları, ne tomurcuk verecek kadar üretken, ne renk verecek kadar enerjiktirler...

Çiçekler küser. Günaydin demediğinizde, dokunmadığınızda, odanızın en ışık alan köşesinde barındırmadığınızda ve misafirinize onu tanıştırmadığınızda küserler. Ama en çok ‘seni seviyorum’ demediğiniz de küserler...

İçinizde yaşama isteği kalmamışsa , muşmula kılıklı adamlar gibiyse ruhunuz ne zamandır, varlıklarınızın ölüp yokluklarınızın turladığı bir zaman diliminde yaşıyorsanız, ki herkes geçmiştir böyle sevimsiz bir resmi geçitten, çiçeklere bir bakınız. Ne zaman ki tebessümle bir çiçeğe yaklaşırsınız, yüzünü döndüren sadece çiçek değil, koskoca bir hayattır artık.

Size uzanan kolları önemseyiniz, bir portakal ağacının dallarını misal ve komşunun ağacından erik çaldığınız çocukluğunuzu da... Emin olun sizin kadar mutluydu erik ağacı da. Çünkü zamanında toplanmayan yemişin dalında ölümü kadar kötü bir şey yoktur doğa da...

Çiçekler ölür, hemde nasıl ölürler. Ve ölüm öyle bir şeydir ki, arkasından ne pişmanlıkları, ne keşkeleri, ne hataları affeder.

Yapraklarını güneşe yine dön sardunya...
ve çilek ve erik ve hanımelleri...
yer açtım içimde bir yerlere,
sevmeye geliyorum içinizden birini...


Sibel Bengü

AÇIK GAZETE'de yayınlanmıştır.

SARDUNYA : Az su isteyen Akdeniz çiçeği (buna rağmen), dayanıklıdır (buna rağmen), kolay yetişir zahmetsizdir (buna rağmen), balkona-bahçeye-saksıya pencere önüne şahane yakışır (buna rağmen...kuruyabilir)

Ellerim filtrede sarı mayın...