önsöz

" ... siirle düşünmek! yalnızca buna inanırım. Şiirle düşünmenin karşıtı felsefe yapmaktır. Felsefe ise şiirin temeli olan imgeyi dışlar. Gene felsefe duygusallığa da karşıdır. Şu da var: uzun şiirlerimde hiçbir sorunsalı yanıtlamaya kalkışmam. Sorular sormaya, bu soruları çoğaltmaya (ama yanıtsız bırakmaya) çalışırım hep. nedeni, yazdıkça bilmediklerime, tanımadıklarıma, daha önce duyup düşünmediklerime rastlarım da ondan" EDİP CANSEVER

14 Kasım 2008

Asi bir attır kalbim...














Her gece yatağımın baş ucuna bağladığım,
sabah olunca çözüp göğsüme taktığım,
asi bir attır kalbim...
zaptı zor...
Aklıma bir sürü düşünce salar.
Kimine karşılık verir kimine saklanırım,
benim en sevgili perişanlığım...
Gururum onun elinde.
Böyle yaşamaktan memnunum.
Yıldızları saymayı ona ben öğrettim,
o da bana yıldızlardan fal bakmayı...
Aklım bir çift lafa takılıyor,
'adam sende' diyor 'geç bunları'...
Kafaları çekip yıldızları seyrediyoruz.
Güya dışarıda bir savaş bir kavga...
Bunlarla birbirimizi hiç yormuyoruz...
Bazen kırmızı kadifeden bir yastık,
başımı yaslıyorum omuzuma.
Bazen bir at...
öyle şahlanıyor ki karşımda...
o zaman durdurmam imkansız...
Haydi koş diyorum...
Şimdi senin zamanın...
Ne de olsa onun da hakkı var biraz hava almaya…

8 Ekim 2008

Kader diye bir şey..

Yol üstü, deniz üstü, ev içi, kapalı perde... Yağmurdu, denizdi, belki bir parça ballı lokma tatlısıydı hayat... Sırdı belki , düştü, sanaldı, yoktu bile hatta... belki yaşayamadıklarımızdı, belki sadece görmek istediklerimiz... İstanbul’du, Bolu dağı’ydı, Gümüşlük’tü... Yollarda evsiz bir deli, kapılarda asma kilitdi. Çok yoldu, uzun yoldu, dönülmez yoldu, dinledik mi kimseyi?.. Döneceğimizi hesaba katmadan, pazarlık yapmadan huysuzluğumuzla, yine de hep dolu gördük bardağın yarısını.

Çok sevdik... ölüyoruz sandık. Çünkü ne kadar çok seversek o kadar insandık... Çünkü ne kadar çok ölürsek o kadar çok doğardık... Bir yağmur günü sabahı fırlatıp elimizden anahtarı çantayı, koşa koşa bir duvarın dibine atladık. Duvar dedik, ‘eğer sen kader gibi birşeysen, biz bu güçsüzlüğümüzle bile yıkabiliriz seni, içimizde senden öyle çokları var ki... ruhumuz ördü onları tek tek, kimse duramaz karşısında sen bile. Şimdi çekil yolumuzdan, istersek eğer ne sensin yıkıp geçemeyeceğimiz, ne yollar, ne köprüler’. Kendimizi ikna etmenin başka yolu var mıydı?

Soğuklara, sıcaklara, kuşkulara, sancılara aldırmadık. Sağımızda sağ omzumuz, parmağımızda tek taş yalnızlığımız, yeniden başladık. Çok yürüdük. Hayat bizi heybesinde taşıdığını sandı yıllarca, oysa bizdik hayatı taşıyan bütün ağırlığınca... Çok üzüldük, çok yorulduk.. her başlangıcı kendimiz seçtik.. ya da biz öyle sandık.. Kendimizi ikna etmenin başka yolu var mıydı? Kader biraz da zaman mıydı?

Çok ıslandık yağmurlarda.. Ve takılı kaldı gözlerimiz bir çift bakışa... durduk seyrettik... seyrettik.. dinledik... bekledik... aklımız firar etti otobanlarda, bütün yeşil ışıklar serildi yolumuza... İçinde çocukluğumuzun yazlık sinemaları vardı. Tarık Akanlar, Filiz Akınlar, Türkan Şoraylar, Hulusi Kentmenler... 'Rica ederim bu bahsi kapatalım beyler' vardı... kapadık... Sonra kör olduk.. ölüyoruz sandık... bunların hepsini biz yaşadık... tek bir hayatta defalarca ölüp defalarca yaşlandık. çünkü kötülük yapan kötülük bulurdu.. ve yine çünkü iyiler daima kazanırdı... Afilli bir 'Son' yazısından sonra kendi filmimizin perdesinde kaderimize tek rollük bir hayat biçmek içindi bütün herşey. Bir Filiz Akın yahut Tarık Akan olmayı hiç başaramadık, çünkü ironik bir senaryonun rolünü hiç bir zaman hakkıyla oynamadık.. Susuzluğumuzu dinlememişiz biz, suyumuzu susuzluğunu gördüklerimize vermişiz.. Kendimizi ikna etmenin başka yolu var mıydı? Kader biraz da aşk mıydı?

Yolun sonunda yoksa bekleyen biri, geri döndüğünüzde sessiz bir duvar karşılar sizi. Bütün marifet o duvara anlatabilmektir derdinizi. Ya çok gitmeyin derim ben, cesaretiniz yoksa dönmek için geri yahut gittiyseniz de kalmasını bilin SON yazıncaya kadar tek filmlik ömrünüzün inmeden son perdesi. Ancak şunu da bilin ki 'Kader' diye bir şey var... zaman mı, duvar mı, yollar mı kestiremediğim.... Her ne yapıyorsanız yapın bir gün karşısında bulacaksınız kendinizi.

21 Temmuz 2008

Yaz bana...


Yaz bana... Karşından geçen vapuru, başından geçen martıyı, sağına soluna dokunan insanları yaz... sokağının kokusunu... evinin kapısını... iskambiller gibi yıkılmayan duyguların kaynağını... Kaç güneş uzaktasın bana? Orası neresi?

Herşeyin bir tesadüf olmadığını yaz... Her giden gelecek olana hazırlar en heybetli kelimelerini,bazen en süslüsünü bazen de en yitiğini.. Ödülün kime, ölümün kime onu yaz... Kimleri sevdin kimden sonra yaz... Hangi şarkıdasın onu yaz... Orası neresi?

Yosunlu bir kıvamı var gözlerinin, denizden şimdi çıkmış gibisin.. Ne kadar dibe vurdun onu yaz... Kaç tanker geçti üstünden, hangisine yenildin hangisine yol verdin onu yaz... Kokusunu yaz bana derinlerin, küf kokmayan mavisini yaz... Buruş buruş parmaklarınla yaz bana, kirpiklerinle tuzlu tuzlu yaz... Hangi balıksın onu yaz... Orası neresi?

Yaşadın mı onu yaz bana, oyalandın mı onu yaz. Güneşin gözünden çektiği suyu yaz, için için ağlamalarını yaz, hangi kaybedişlere yüz verdiğini, hangilerine sırt çevirdiğini... Sonbaharları yaz bana, hüzün kokan yağmurları.. Kuru sarı kelimelerin yalnızlığını, buğday tarlalarını... Diline çakılan kelimeleri yaz .. Sırtında bir hançer nasıl susabildiğini, tenhalığı o vakit nasıl sezebildiğini, bir tek sevme gücünün seni nasıl yaşatabildiğini... yaz bana... Senden birşey kaldı mı onu yaz... Orası neresi?..

Yaz bana... Ağaçların gölgesini yaz, dalların yeşilini ... Kaç kalp oydun tenhasına, ağaç ne kadar acıdı onu yaz... Kaç yıldır uykusuzsun yaz... Kaç yıldır susuzsun yaz... Sen olmasan’ı yaz, ben olmasam’ı yaz, bir nefes al çok susadım’ı yaz... Şurda bir gün dağılmadan, kaybolmadan, birikmeden, unutmadan, durmadan durmadan yaz. Kahverengi yeşillenmeleri, ela bakışmaları, temiz başlangıçları, kulak çınlamalarını, şarkıların kimi hatırlattığını, en çok kimi aradığını... yaz... Bir haziran sabahı, gözkapaklarını yakan tuzu, üç beş aşklaşmada bulamadığın huzuru yaz... Neresi orası?

De ki; kalın kabuklarımı sıyırdım etimden, ona dokun diye sen... görmeyeyim diye yokluğunu, unutmaya çalıştım kokunu... onu yaz... kulaklarım yandı’yı yaz... gözlerim seyirdi’yi yaz, rüyalarım rahat bırakmıyor’u yaz... yaz... Çocuksu masallar öfkeye dönüşmeden, rüyalarda bir atın yelesine gizlenmeden, gözlerindeki har eksilmeden... yaz ...

'Avuçlarımı sıcak tuttum senin için’i yaz...

18 Haziran 2008

özgürlük mü yoksa bir kafes mi?


Yüzün.. mavi değil hayır... bana kalırsa turuncu… kafesini arayan kuşlar gibi… belki de sadece.. üşümüş bir bedenin, iki sıcak parmağın üzerinde durma isteği...

Her teslim oluş, bilinçli bir sığınma isteği değil mi?... Yüzün… yüzün mavi değil hayır…

Bu gece İstanbul, evsizlerin sarhoş bakışlarıyla dolu... kaşkollar sallanıyor ev kılıklarından... Gece serin ve yağmurlu... Sabah olunca ayılacak gökyüzü.. Az önce biri dillendirdi ağırdan ağır dilini …. -Sen yoksa dedi... -Sen kafesini arayan kuş musun?.. Ya sen dedim... -Ya sen?... yüzü... mavi değildi hayır...

Aynı anda gelen şeyler vardır.. Yanyana ama taban tabana zıttıyla gelir... Siyah beyazla… Şüphe inançla... Korku cesaretle... Özgürlük esaretle… Aşk teslimiyetle…  Aynı anda gelirler... Hepimiz ama hepimiz... O tüyleri ıpıslak, kafesini arayan yorgun kuşlar gibiydik aslında… Bir kaçmak geliyordu bir koşmak, bir atıvermek kendini denize, soğuğa dayanmak, sıcağa yayılmak, tembel işi bir rehavet, birden bire susuvermek, birdenbire gülüvermek… ve sonunda müthiş bir yorgunluk .. Şimdiden kaçıp, yarın olduğunda düne öykünmek miydi marifet?… Şimdinin büyüsünü kaçırmaktı aslında bütün gaflet..kendini teslim edememek. Öfkeyse öfke, ilgiyse ilgi, neyin ortasında ve neye ihtiyacımız olduğunu ifade edememek…

ölüm dediğimiz şey, gözden çıkardığımız ideallerimizin ve isteklerimizin çürüdüğü yerdi.. Hastalıklar, içimizdeki çocuğun şefkat histerisine tutulmuş belirtileriydi… Oysa sevginin bir zıttı yoktu, nefrete dönüşen sevgi sevgi değildi, hiçbirşey değildi, sevginin benzeri belki bir aldatmacası, ucuna takılıp gidiveren bir yanılsamaydı, sadece o kadardı ve sadece o kadar olan şeylerden ancak öfke doğardı... Sevmek su gibiydi, sevmek renksizdi .. Yüzünü yıkadığında renk verirdi... Yüzün…mavi değil hayır… Alıp dalgaları kollarının arasına köpüklenecek değilsin, niye illa maviyle özgürleşesin?... Ne renksen öyledir gitmenin rengi...

Neye inanmak istiyorduk? Belki bize doğru gelen en yalana… Niçin inanmak istiyorduk kurtarıcımız olduğunu sandığımız şeyin olmayan varlığına? Kötü belki kötü değildi.. İyi de belki iyi değildi.. Şimdiye bakabilmekti belki, yarının düne öykünmesini hafifletecek tek sebep… Kimine hızlı kalıyorduk, kimine koşarak yetişemiyorduk… Kimine derin bir kuyu, kimine deniz oluyorduk… Nasıl sevdiysek bir öncekinde, tam tersi oluyorduk diğerinde… Hep iyi değildik, hep kötü de değildik. Ya nasıl dolduruyorduk içimizdeki boşluğu, dünde yaşanmış ne varsa tersyüz edip büyük büyük kılıflar örüyorduk, tek bir merhabanın giydiriveriyorduk üzerine… Kimileri buna tecrübe diyordu… Sevmenin tecrübesi mi vardı? Oldurmaya çalışan bir ukalalık ve bir ikna zorunluluğu? ... yoo hayır öyle değil böylenin, siyah değil beyazın, uzun değil kısanın inatlaşmaları? Belki söylediklerimizden gidiyorduk, belki söyleyemediklerimizden... gideceğimizi bile bilmeden... vedasız… Bu süre içinde kime değdiyse kolumuz, bacağımız, kardeş, dost, komşu, arkadaş kimse artık… Hepsinde başka bir renk bırakıyorduk... Hepsi başka tanıyordu bizi, arkada bizi tanıdığını zanneden bir 'nasıl bilirdiniz' cemaati...

İstanbul... Uçmayı unutturan,  uçma isteğini azaltan, bir 'dur kıpırdama' şarkısı bırakıyor ağzıma... Yüzün... Senle başlayan bir turuncu...Ve senle biten bir durma isteği.. Yüzün... Mavi değil hayır .. Kimbilir belki… 'Kafesin biri, bir kuş aramaya çıkmıştır' Kafka'nın dediği gibi ... Belki sadece budur... Ve kuşlar bunun için bu kadar şaşkındır... Özgürlük mü, yoksa bir kafes mi?

1 Mayıs 2008

Bu gün İstanbul...






























Bu gün İstanbul...
ağlamaklı bir çocuk gibi sıkılgan,
şımarık ve patladı patlayacak.
Kız Kulesi'ni atıverecek Galata'ya...
Galata bir sevinecek bir sevinecek,
'oh be' diyecek 'kavuştuk sonunda'...
Yani Kız Kulesi yabancıya gitmeyecek,
dururken Galata karşıda...
Hala inanmıyorsunuz bir bahar akşamı bunların olacağına,
oysa büyük savaşların ve kavgaların kazanamadığı zaferi,
küçücük bir yağmur damlası yeter yerinden oynatmaya...

Bu gün İstanbul gibiyim Galata'da,
içim parçalı bulutlu, nemli ve ılıman...
Yarın da İstanbul gibi olacağım,
berrak bir tavşan kanı,
yudumlarken Salacak'ta sabah çayımı..

8 Nisan 2008

a n l a m ı y o r u m...


Anlamıyorum neden insanlar birbirine ‘hoşçakal’ diyor. Nasılsa bu hayat bir ‘yolculuk’ ve sonu hepimizin gittiği tek bir yere varıyor…

Anlamıyorum neden gençler yaşlılığa, yaşlılar gençliğe özeniyor?
Tükenmez kalemin de mürekkebi bir gün bitiyor…

Anlamıyorum neden ‘aşk’ illa ki bir sevgiliye mâl ediliyor,
insan neden yaptığı bir iş’e aşkla tutunamıyor?
Neden ‘aşık’ dediğim zaman önce parası, pulu, saçı, bıyığı merak ediliyor?
Bir insan ‘insan’ olma özelliğini bunlardan mı alıyor?

Anlamıyorum ... İnsan neden birbirini hırpalıyor? Neden bakışlar kendi dilini yaratamıyor?

Domates çorbası mı hayat?
Neden annem bir tutam tuz, bir tutam maydanoz diye tarif verebiliyor da domates yerine salça katıyor?
Onun eşrafı, bunun geçmişi, şunun soyadı bu kadar önem taşıyor da,
neden insanın sonradan çıldırma olasılığı hesaba katılamıyor?
Neden insan derli toplu yataklarda uyuyup, dağınık yatakları özlüyor?
Neden içerideki bir mesele, dışarıdakinin çenesini yoruyor?
İnsan kendini konuşmaktan mı korkuyor?

Anlamıyorum neden insan cevabını duymak istemediği soruları yine de soruyor,
Neden içsel yolculuğu için önce kendine değil de, taaa Hindistan’a taaa Tibet’e uzanıyor?
Neden hep eksik bir şeyler var, neden mecbur kılınan bu kararlar?
Neyi tamamlama yarışındayız, anlamıyorum niçin bu olmazsa olmazlar?
Anlamıyorum etin tırnaktan ayrılmayacağını bile bile, neden inatla ayırmaya kalkılıyor?
‘Herşey yavan, herşey yalan’ diyen kendine yazık ediyor, en güzel yıllarını da yaşanmamış sayıyor.

Kadının gözüne erkek avcılığı, erkeğin ağzına kadın çığırtkanlığı yakışmıyor,

kadın da erkek de birbirini sevecek kadar birbirini tanımaya tahammül edemiyor…
Neden kimse birbirini gerçek bir sevgiyle sevmiyor? sevme biçimi herhese göre mi değişiyor?
Anlamıyorum insan neden işe gelemediğinin mazeretini hastalığa atıyor,
bir tek günü öylece bomboş-yapayalnız-sadece kendini şımartmaya ayıramıyor?
Neden saygı çerçevelenip duvara asılıyor, kırk yılda bir lütufla hatırlanıyor?
Neden eleştiri ince ayarı yapılmadan saldırıya dönüşüyor ve inatla hala buna ‘eleştiri’ deniyor?

An-la-mı-yo-rum…

Neden otobanlarda sol şeritte 60 la gidiliyor, kurallar uyulmamak için mi koyuluyor?
Neden büyük müzayedelerde o çok ünlü eserler laf olsun diye alınıyor,
gösteriş uğruna koskoca kültür bir odanın ortasına hapsediliyor?
Neden az uyuyup çok yaşamak varken, bütün zaman rüyalarda geçiriliyor?
Neden fitrenin ölçüsü ytl bazlı oluyor da yardımlar zarif bir dokunuşla gönülden yapılamıyor…

Neden duygusal yaralar kurşun deliği gibi kapanmıyor …gittikçe açılıyor, gittikçe kanıyor …

Anlamıyorum…
Hiç anlamıyorum…
Sığ insan kendi kıyısında kral oluyor da,
düzgün insan neden kendi okyanusunda sesini duyuramıyor?
Neden insan ‘ben buyum’ demekten kendini alıkoyuyor, fikir nerede erezyona uğruyor?
Niçin şifreli gülümseme, niçin imalı kelime ‘Bir evet-bir hayır’ dan daha çok dokunuyor?

Niçin konuşmamanın gerektiği yerlerde çıkıyor insanın ağzından en yaralayıcı laflar?
Niçin kıyasıya rekabetlerin olduğu yerler en çok kadının ve paranın geçtiği durumlar?

Milli, fikri, zikri yaklaşımların niçin bir özürü, bir telafisi bulunmuyor?
Niçin insanın ruhuna ve aklına prangalar vuruluyor?
Niçin karşısındakine tutunmayı hak görüyor da insan, kendine tutunmayı başaramıyor?
Başkalarının yaptığı ‘ayıp’ oluyor da niçin insan kendi yaptığını ‘özel’ buluyor?
Sahte para suç oluyor da sahte sevgi hangi mahkemeye sevk ediliyor?
Milli değer milli değer diyen çığırtkanlar, neden magazini ana habere taşıyor?

Anlamıyorum …
Normal okuldan mezun olanlar ‘normal’, özel okuldan mezun olanlar ‘çok özel’ mi oluyor?
Oysa istisnasız her bir Öğretmen aynı cehaletle savaşıyor…
Çok yaşamak, çok okumak bir insanı bilge mi yapıyor?
Derin bir gözle bakmadıkça, yaşamanın da okumanın da ne değeri kalıyor?

Anlamıyorum…
Neden çok gülmenin adı ‘hafifmeşreplik’, çok ağlamanın adı ‘zayıflık’ oluyor?
Hem gülmeye, hem ağlamaya; kadın da erkek de eşit oranda ihtiyaç duyuyor...
Neden ihanet suç, sevmek namus? İkisi de tek kaynaktan aynı nehre akıyor.
Ölüm bir bedenin ölmesi mi? İnsan elini kolunu sallaya sallaya da bir ölü gibi dolaşabiliyor...

Anlamıyorum, teorikte doğrulanan sözler, pratikte nasıl bu kadar sekteye uğrayabiliyor?
İnsan konuştuğu gibi yaşamayı mı beceremiyor?

‘Özü sözü bir’ dediğimiz insanlar neden daha erken ölüyor, dürüstlük hayatı mı kısaltıyor?

Neden ‘yenilen pehlivan güreşe doymuyor’… galibiyet çok yenilmekten mi geçiyor?

Neden ‘öfkeyle oturan zararla kalkıyor’,… öfke çıkmadan sabra sıra mı gelmiyor?

Neden en çok zırvalayanlar en çok başkalarını suçlayanlar…
delilik kendini haddinden fazla sevmekle mi geliyor?

Neden herkes herşeyi bilmeye çalışıyor, tek bir şeyin herşeyini bilmek yetmiyor?

Neden ‘güzel’ bulmadığı bir şeye ‘değişik’ diyor insan, karşısındakini incitmekten mi korkuyor?

Anlamıyorum neden hayatı büyük mücadelelerle geçen insanlar, sevgi de daha verici oluyor,
Mücadele ruhu, sevgiyi korumayı ve sevgiye sahip çıkmayı mı öğretiyor?

Neden herşey sabah aydınlığında aranıyor?
Oysa gecenin içinde yıldızlar daha çok parlıyor…

Anlamıyorum,...
Neyin kavgasını veriyoruz birbirimizi üzerek?
Aç bir çocuğun eğik başı, hepimizin ciğerini dağlıyor...

Neden komşumuzu gördüğümüz yer ya kürkü ya da koltuğu?
İnsanın tek ve gerçek yuvası misafir olduğu ruhu.

Anlamıyorum neden insan, kendini kendine saklıyor?
Mezar taşları konuşmayı bilmiyor…

Sizin hiç penceresine bisiklet dayadığınız eviniz oldu mu?






Sizin hiç penceresine bisiklet dayadığınız eviniz oldu mu? Anahtarınızı pervazına iliştirdiğiniz, terliklerinizi demirine sıkıştırdığınız, fesleğenin genzinizi yakan kokusu ve topraktan çeşit çeşit saksılarınızın olduğu bir pencereniz oldu mu?

O pencereyi suladınız mı güneş yakarken ortalığı? Duvardan akan suların yolu ıslattığı, o ıslanan yolda çomakla yol yaptığınız kuşların su içtiği... sevip sevip uydurduğunuz bir sevgilinin adını ağaca kazıdığınız bir sokağınız oldu mu hiç?... Akşamları işten dönecek de balon getirecek diye beklediğiniz babanız oldu mu sokak kapısının merdivenlerinde? Peki küçük kardeşinizin okul yolunu gözlediniz mi pencere önünde? Ya karıncalar! Seyrettiniz mi gün boyu önünüzden yola akan konvoyu?

Apartman boşluklarından, açılmayan çift camlı hava geçirmez yüksek pencerelerden, sadece ve sadece kapıcıyla kurulan iletişimden, bisikletinizi 30 kilitli bir oyuncaktan ibaret balkon süsüne çevirmekten, çiçekleriniz varsa bile aşağıya su sıçrar telaşıyla onları güzelim baharlarda sereserpe sulayamamaktan başka bir hayatınız olmadı mı yoksa?... Nasıl bir dört duvarda kaybolmak bu?

Bütünleşmeden toprakla ağaçla, çelikle çomakla, pencereyle pervazla, korkarak hırsızdan uğursuzdan, yalnızlıktan, sevgisizlikten, daha nereye kadar kaçarak yaşamak?

Eğer bisikletinizi dayadığınız bir pencereniz olduysa bir zamanlar, eğer evinizin duvarına çarpan misketleriniz olduysa ve bahçedeki kuyudan su içtiyseniz, karşı ki komşuya bir kase çorbayı çok görmediyse anneniz, sevmeyi sevilmeden de başarabildiyseniz, yokluklarınızı bir başkasına en önemlisi annenize babanıza yüklemediyseniz, siz de bir zamanlar yaşadınız demek ki...

Bir zamanlar hakikaten bir turuncu ev vardı ve perdelerini annem örmüştü, ben saksıda ki çiçekleri sulamıştım. Bisikletimi pencereye dayayıp uyurdum geceleri. Karşı komşumuz Lütfiye teyzenin bilirdim beni kollayacağını topumu alınca diğerleri. Küçük kardeşim yaramazdı biraz, toz toprak gelirdi karşıki mahalleden. Annem kızmazdı. Bilirdi ki biz çocuktuk. Bilirdi çocukluğumuzun en güzel anları, perdelerini ördüğü pencerelerde, kapısını babamın taktığı bu evde yaşanacaktı ve asla geriye dönüşü olmayan güzel anların kaynağı olacaktı. Mutlu geçirilmiş bir çocukluğun üzerine, büyük şanssızlıklar da eklense, siz kötü bir insan olamazdınız, annem bunu bilirdi...

Biz o kadar mutluyduk ki korkmadık hiç bir şeyden. Hiç aç kalmadık sevgiye, özveriye, saygıya, merhamete. O turuncu boyalı penceremiz, 4 oda bir sofa evimiz yıkılmaya yüz tutsa da, biz hiç utanmadık yokluklardan, çünkü yokluklarımızın ana fikri para olmadı hiç bir zaman.

Kapımız, penceremiz herkese açıktı. Biz evimizi, kapımızı, penceremizi, herkesi ve birbirimizi çok sevdik.

Çok sevdik...

30 Mart 2008

Can çekişiyor pullu güzel bir balık... taze gelin gibi titriyor bedeni. Diyemiyor beni öldüren işte bu insan eli... işte O el... O tutan yakalayan öldüren el... Beyaz tüle damlayan kırmızı yağmur damlaları gibi lekeli... Yatağı topla, valizi hazırla, al biletleri... Bağla kalbini, söndür ümitlerini... Bir düdük bir çığlık belki öyle bir olta ve oltanın ucunda bir can pazarı... Titrek üşümüş yorgun poyrazlarda... Belki senin, belki benim, belki benim olduğunu henüz bilmediğimin parmak uçlarından gelecek ölüm. Öyle sessiz öyle sıradan öyle ani...
Bu gördüğün göz değil, bakmasını bilmeyene, uzat parmaklarını ama hissetmek isteyene... Şunu bil ki seni ancak bir çılgın anlayabilir ve bir de oltanın ucundaki balık, titreyen bir beyaz gelin bedeninde... ve uzanan insan elin, sana bir faydası olmayacak gittiğinde...

27 Mart 2008

Havada bir şey var...

Birşey var...
Söylenemeyen, anlatılamayan, saklanan... 
Belki sıradan, belki şaşırtan, 
belki koca bir yalan. 
Bir şey var yolculuklara zorlayan... 
Bir mektup, bir alo, bir kısık sese muhtaç kılan... 
Bu havada birşey var, 
eskisinden farklı olan.
Bir şey... 
Ele avuca sığmayan, 
boğazına yumruk tıkayan... 
Gitme demeyen, kalma demeyen, susturan. Bir şey var havada seni asılı tutan... Kalbini bir uçurtmanın ucuna bağlayan, aklını küçük lodoslara salan, 'Bu benim' dedirten, bu 'ben değilim' dedirten, şimdi şurada alnının tam ortasında yanan yanan yanan, sönmeyen... bir şey var...

Alamadığın, satamadığın, kaçıp kurtulamadığın, durup soluklanamadığın, bir şey... Sızlatan, acıtan, kanırtan bir kanama... Güldüren, sevindiren, sindiren bir kavuşma... Ama bir şey... Birşeyden herşeye açılan... herşeyden bir şeye varılamayan, bırakan, yollayan ... Bir şey var havada açıklanamayan...

Ölümden öte yol yok... nedir öyleyse seni durduran?... Bir tohum bir filize nasıl dönüşürse, nasıl çiçek verirse yediveren ... öyle açmaya meyil verdiğin, ama öyle açmayı bir türlü beceremediğin ...bir şey var havada kestiremediğin.

Bir şey ... tarifi zor, anlaşılacağı şüpheli... Bir dipsiz kuyu ki inemediğin, bir uzak ülke ki gidemediğin, kaybolduğun, kaybettiğin, yeniden keşfettiğin... Susuzluğun, doymuşluğun, karda ayak izin, kumdan kulelerin... Çocukluğun, erginliğin, yetişkinliğin... Bir şey var havada yetişemediğin...

Yoksa; bütün bu açaklanamayan şeyleri üzerine yıktığımız dünyanın, bize 'artık yeter' deme şekli mi ? Küresel ısınma böyle bir şey mi? Bu solan yüzlerin, eksik gülüşlerin, gitmelere zorlayan, gelmelerden alıkoyan izahı zor bakışların, kendini yakıp kül etme cinneti mi? Küresel ısınma dedikleri şey bir intihar girişimi mi? Dünya daha ne kadar taşıyabilir bu suskun yüzleri?

Madem aklın koca bir mağara... bu mağaradan seslenen bir kere de sen olsana... Bakalım cevap verir mi bu ‘birşey’ sana... Ne biçimdir bu ‘bir şey’ neye benzer, anlatsana... Bu kadar ısınırken dünya, niye kalbin hala buzul çağında?

11 Mart 2008

Sadece bakmasak olmaz mı?

Gökkuşağından kaysak,
bulutlara uzansak, 
yıldızlara dokunsak, 
kuşlar gibi özgür uçsak, 
Saint-Exupéry’nin Küçük Prens‘indeki şu tuhaf gezegeni komşu kapısı yapsak..
olmaz mı?

Yani sadece bakmasak?..

Yuvarlanan misketler gibi toprakta dağılsak dağılsak, bir küçük çocuğun parmaklarında tekrar birleşsek olmaz mı? Su bulutu olsak baharlarda ve sızım sızım yağsak yollara, Galata’ya, Küçüksu’ya, Moda’ya... bir sevgilinin parmaklarına düşsek, o parmaklar uzanıp o dudaklara dokunsa, onu sustursa ve siz sadece yağıp geçmediğinizi, bu dokunmayla ne çok şeyi değiştirebileceğinizi anlasanız olmaz mı?...

Bir kelebek olsak, koca çınarın üstünden yıllarca çıkmamacasına kazınan kalbe konsak.. olmaz mı? Kızmasak, küsmesek, ayağımız tökezlemese... Düşmesek, kırılmasak, hastalanmasak, suçlamasak başkalarını... Kendimizi görebilsek, kandırılmadan yaşanabileceğini öğrenebilsek, savaşlar olmasa ve hiçbir anne oğlundan ayrılmasa, beklentilerle ömür tüketmesek, tek bir doğruda buluşmak adına birbirimizi yemesek, randevu anlarında - asansörde - patronun yanında -flörtlerde kasılmasak, bir avuç leblebi için kavga eden ülkelerden olmasak, sarılmayı adettendir diye değil de özlemlerimizi dindiren bir kavrayış olarak görsek olmaz mı?

Yapamadıklarımızdan pişman olmamak için kapılarımızı sonuna kadar açsak, yani sadece aralamasak yahut perdenin arkasından bakmasak... O son kapı da kendimizi açıklanamaz bulmasak olmaz mı?

Bir de en mühimi; şu gözlerini değdirdiğin o gözlerden uzaklaşabilmeyi ancak ve ancak yağmurlu bir fırtına anına denk getirmesen… Gözyaşlarına uzansan, omuzuna dokunsan, kör kuyularda ve açık denizlerde yapayalnız , ipsiz dümensiz bırakmasan olmaz mı ? Yani sadece bakmasan olmaz mı? O bir türlü anlatamadığın, kelimelerin ve mısraların yakınlaştığı ve fakat asla yetmediği tek şey bu bakış olamaz mı?

Hızlı hızlı düşünüp sindire sindire yaşanan öğrencilik günlerimden birinde; Müşfik Kenter’in sesi yankılanıyordu bir Orhan Veli şiirinde. Ve ancak şimdi, şu anda yerini buluyordu kelimeler…

Orta yaşın dantesinde, bedenini toprağa emanet eden bir adamın ölümsüz şairliğinde…


Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.

Herşeyi söylemenin hakikaten mümkün olduğu bir yer var mı Orhan Veli? Orada sadece bakmadan da yaşanabilir mi? Bakmadan yaşamak sonradan da öğrenilebilir mi?

Nazım Hikmet, Abidin Dino’dan mutluluğun resmini istiyordu. Ben de herşeyi söyleyebilmenin mümkün olduğu o yerin adresini istiyorum senden. Diyeceksin ki anlatabilseydim ‘anlatamıyorum’ demezdim zaten. Anlatma kabul, kulağıma fısılda, bu kadar erken ölmeyi göze alabildiğine göre bildiğin bir şey var gittiğin yerde.

Hadi söyle bakmadan sadece yaşamak için yaşanan yer nerede?

21 Şubat 2008

Sensizliğin Sibiryası...



Hava soğuk... kar altında bir kış akşamı. Aklım buz tutmuş, kalbim bir Sibirya kaplanı... Dirençli bir ağrı yayıldı boynuma, yürüdüm durdum sokaklarda... Kim koydu içime bu hayvanı? Asyanın kuzeyinden uzanan bu mavi bu uzak sıra dağları? Bu derin gölleri ovaları?.. Kim yonttu bir aşkın son kalıntılarını?.. Göğsümde limitsiz bir yüzölçümü, kışlar çok uzun, yazların günü sayılı... Hava buz... aklım buz... kalbim buz... Dışımda bir güzel İstanbul, içimde sensizliğin Sibiryası...

14 Kasım 2008

Asi bir attır kalbim...














Her gece yatağımın baş ucuna bağladığım,
sabah olunca çözüp göğsüme taktığım,
asi bir attır kalbim...
zaptı zor...
Aklıma bir sürü düşünce salar.
Kimine karşılık verir kimine saklanırım,
benim en sevgili perişanlığım...
Gururum onun elinde.
Böyle yaşamaktan memnunum.
Yıldızları saymayı ona ben öğrettim,
o da bana yıldızlardan fal bakmayı...
Aklım bir çift lafa takılıyor,
'adam sende' diyor 'geç bunları'...
Kafaları çekip yıldızları seyrediyoruz.
Güya dışarıda bir savaş bir kavga...
Bunlarla birbirimizi hiç yormuyoruz...
Bazen kırmızı kadifeden bir yastık,
başımı yaslıyorum omuzuma.
Bazen bir at...
öyle şahlanıyor ki karşımda...
o zaman durdurmam imkansız...
Haydi koş diyorum...
Şimdi senin zamanın...
Ne de olsa onun da hakkı var biraz hava almaya…

8 Ekim 2008

Kader diye bir şey..

Yol üstü, deniz üstü, ev içi, kapalı perde... Yağmurdu, denizdi, belki bir parça ballı lokma tatlısıydı hayat... Sırdı belki , düştü, sanaldı, yoktu bile hatta... belki yaşayamadıklarımızdı, belki sadece görmek istediklerimiz... İstanbul’du, Bolu dağı’ydı, Gümüşlük’tü... Yollarda evsiz bir deli, kapılarda asma kilitdi. Çok yoldu, uzun yoldu, dönülmez yoldu, dinledik mi kimseyi?.. Döneceğimizi hesaba katmadan, pazarlık yapmadan huysuzluğumuzla, yine de hep dolu gördük bardağın yarısını.

Çok sevdik... ölüyoruz sandık. Çünkü ne kadar çok seversek o kadar insandık... Çünkü ne kadar çok ölürsek o kadar çok doğardık... Bir yağmur günü sabahı fırlatıp elimizden anahtarı çantayı, koşa koşa bir duvarın dibine atladık. Duvar dedik, ‘eğer sen kader gibi birşeysen, biz bu güçsüzlüğümüzle bile yıkabiliriz seni, içimizde senden öyle çokları var ki... ruhumuz ördü onları tek tek, kimse duramaz karşısında sen bile. Şimdi çekil yolumuzdan, istersek eğer ne sensin yıkıp geçemeyeceğimiz, ne yollar, ne köprüler’. Kendimizi ikna etmenin başka yolu var mıydı?

Soğuklara, sıcaklara, kuşkulara, sancılara aldırmadık. Sağımızda sağ omzumuz, parmağımızda tek taş yalnızlığımız, yeniden başladık. Çok yürüdük. Hayat bizi heybesinde taşıdığını sandı yıllarca, oysa bizdik hayatı taşıyan bütün ağırlığınca... Çok üzüldük, çok yorulduk.. her başlangıcı kendimiz seçtik.. ya da biz öyle sandık.. Kendimizi ikna etmenin başka yolu var mıydı? Kader biraz da zaman mıydı?

Çok ıslandık yağmurlarda.. Ve takılı kaldı gözlerimiz bir çift bakışa... durduk seyrettik... seyrettik.. dinledik... bekledik... aklımız firar etti otobanlarda, bütün yeşil ışıklar serildi yolumuza... İçinde çocukluğumuzun yazlık sinemaları vardı. Tarık Akanlar, Filiz Akınlar, Türkan Şoraylar, Hulusi Kentmenler... 'Rica ederim bu bahsi kapatalım beyler' vardı... kapadık... Sonra kör olduk.. ölüyoruz sandık... bunların hepsini biz yaşadık... tek bir hayatta defalarca ölüp defalarca yaşlandık. çünkü kötülük yapan kötülük bulurdu.. ve yine çünkü iyiler daima kazanırdı... Afilli bir 'Son' yazısından sonra kendi filmimizin perdesinde kaderimize tek rollük bir hayat biçmek içindi bütün herşey. Bir Filiz Akın yahut Tarık Akan olmayı hiç başaramadık, çünkü ironik bir senaryonun rolünü hiç bir zaman hakkıyla oynamadık.. Susuzluğumuzu dinlememişiz biz, suyumuzu susuzluğunu gördüklerimize vermişiz.. Kendimizi ikna etmenin başka yolu var mıydı? Kader biraz da aşk mıydı?

Yolun sonunda yoksa bekleyen biri, geri döndüğünüzde sessiz bir duvar karşılar sizi. Bütün marifet o duvara anlatabilmektir derdinizi. Ya çok gitmeyin derim ben, cesaretiniz yoksa dönmek için geri yahut gittiyseniz de kalmasını bilin SON yazıncaya kadar tek filmlik ömrünüzün inmeden son perdesi. Ancak şunu da bilin ki 'Kader' diye bir şey var... zaman mı, duvar mı, yollar mı kestiremediğim.... Her ne yapıyorsanız yapın bir gün karşısında bulacaksınız kendinizi.

3 Eylül 2008

21 Temmuz 2008

Yaz bana...


Yaz bana... Karşından geçen vapuru, başından geçen martıyı, sağına soluna dokunan insanları yaz... sokağının kokusunu... evinin kapısını... iskambiller gibi yıkılmayan duyguların kaynağını... Kaç güneş uzaktasın bana? Orası neresi?

Herşeyin bir tesadüf olmadığını yaz... Her giden gelecek olana hazırlar en heybetli kelimelerini,bazen en süslüsünü bazen de en yitiğini.. Ödülün kime, ölümün kime onu yaz... Kimleri sevdin kimden sonra yaz... Hangi şarkıdasın onu yaz... Orası neresi?

Yosunlu bir kıvamı var gözlerinin, denizden şimdi çıkmış gibisin.. Ne kadar dibe vurdun onu yaz... Kaç tanker geçti üstünden, hangisine yenildin hangisine yol verdin onu yaz... Kokusunu yaz bana derinlerin, küf kokmayan mavisini yaz... Buruş buruş parmaklarınla yaz bana, kirpiklerinle tuzlu tuzlu yaz... Hangi balıksın onu yaz... Orası neresi?

Yaşadın mı onu yaz bana, oyalandın mı onu yaz. Güneşin gözünden çektiği suyu yaz, için için ağlamalarını yaz, hangi kaybedişlere yüz verdiğini, hangilerine sırt çevirdiğini... Sonbaharları yaz bana, hüzün kokan yağmurları.. Kuru sarı kelimelerin yalnızlığını, buğday tarlalarını... Diline çakılan kelimeleri yaz .. Sırtında bir hançer nasıl susabildiğini, tenhalığı o vakit nasıl sezebildiğini, bir tek sevme gücünün seni nasıl yaşatabildiğini... yaz bana... Senden birşey kaldı mı onu yaz... Orası neresi?..

Yaz bana... Ağaçların gölgesini yaz, dalların yeşilini ... Kaç kalp oydun tenhasına, ağaç ne kadar acıdı onu yaz... Kaç yıldır uykusuzsun yaz... Kaç yıldır susuzsun yaz... Sen olmasan’ı yaz, ben olmasam’ı yaz, bir nefes al çok susadım’ı yaz... Şurda bir gün dağılmadan, kaybolmadan, birikmeden, unutmadan, durmadan durmadan yaz. Kahverengi yeşillenmeleri, ela bakışmaları, temiz başlangıçları, kulak çınlamalarını, şarkıların kimi hatırlattığını, en çok kimi aradığını... yaz... Bir haziran sabahı, gözkapaklarını yakan tuzu, üç beş aşklaşmada bulamadığın huzuru yaz... Neresi orası?

De ki; kalın kabuklarımı sıyırdım etimden, ona dokun diye sen... görmeyeyim diye yokluğunu, unutmaya çalıştım kokunu... onu yaz... kulaklarım yandı’yı yaz... gözlerim seyirdi’yi yaz, rüyalarım rahat bırakmıyor’u yaz... yaz... Çocuksu masallar öfkeye dönüşmeden, rüyalarda bir atın yelesine gizlenmeden, gözlerindeki har eksilmeden... yaz ...

'Avuçlarımı sıcak tuttum senin için’i yaz...

18 Haziran 2008

özgürlük mü yoksa bir kafes mi?


Yüzün.. mavi değil hayır... bana kalırsa turuncu… kafesini arayan kuşlar gibi… belki de sadece.. üşümüş bir bedenin, iki sıcak parmağın üzerinde durma isteği...

Her teslim oluş, bilinçli bir sığınma isteği değil mi?... Yüzün… yüzün mavi değil hayır…

Bu gece İstanbul, evsizlerin sarhoş bakışlarıyla dolu... kaşkollar sallanıyor ev kılıklarından... Gece serin ve yağmurlu... Sabah olunca ayılacak gökyüzü.. Az önce biri dillendirdi ağırdan ağır dilini …. -Sen yoksa dedi... -Sen kafesini arayan kuş musun?.. Ya sen dedim... -Ya sen?... yüzü... mavi değildi hayır...

Aynı anda gelen şeyler vardır.. Yanyana ama taban tabana zıttıyla gelir... Siyah beyazla… Şüphe inançla... Korku cesaretle... Özgürlük esaretle… Aşk teslimiyetle…  Aynı anda gelirler... Hepimiz ama hepimiz... O tüyleri ıpıslak, kafesini arayan yorgun kuşlar gibiydik aslında… Bir kaçmak geliyordu bir koşmak, bir atıvermek kendini denize, soğuğa dayanmak, sıcağa yayılmak, tembel işi bir rehavet, birden bire susuvermek, birdenbire gülüvermek… ve sonunda müthiş bir yorgunluk .. Şimdiden kaçıp, yarın olduğunda düne öykünmek miydi marifet?… Şimdinin büyüsünü kaçırmaktı aslında bütün gaflet..kendini teslim edememek. Öfkeyse öfke, ilgiyse ilgi, neyin ortasında ve neye ihtiyacımız olduğunu ifade edememek…

ölüm dediğimiz şey, gözden çıkardığımız ideallerimizin ve isteklerimizin çürüdüğü yerdi.. Hastalıklar, içimizdeki çocuğun şefkat histerisine tutulmuş belirtileriydi… Oysa sevginin bir zıttı yoktu, nefrete dönüşen sevgi sevgi değildi, hiçbirşey değildi, sevginin benzeri belki bir aldatmacası, ucuna takılıp gidiveren bir yanılsamaydı, sadece o kadardı ve sadece o kadar olan şeylerden ancak öfke doğardı... Sevmek su gibiydi, sevmek renksizdi .. Yüzünü yıkadığında renk verirdi... Yüzün…mavi değil hayır… Alıp dalgaları kollarının arasına köpüklenecek değilsin, niye illa maviyle özgürleşesin?... Ne renksen öyledir gitmenin rengi...

Neye inanmak istiyorduk? Belki bize doğru gelen en yalana… Niçin inanmak istiyorduk kurtarıcımız olduğunu sandığımız şeyin olmayan varlığına? Kötü belki kötü değildi.. İyi de belki iyi değildi.. Şimdiye bakabilmekti belki, yarının düne öykünmesini hafifletecek tek sebep… Kimine hızlı kalıyorduk, kimine koşarak yetişemiyorduk… Kimine derin bir kuyu, kimine deniz oluyorduk… Nasıl sevdiysek bir öncekinde, tam tersi oluyorduk diğerinde… Hep iyi değildik, hep kötü de değildik. Ya nasıl dolduruyorduk içimizdeki boşluğu, dünde yaşanmış ne varsa tersyüz edip büyük büyük kılıflar örüyorduk, tek bir merhabanın giydiriveriyorduk üzerine… Kimileri buna tecrübe diyordu… Sevmenin tecrübesi mi vardı? Oldurmaya çalışan bir ukalalık ve bir ikna zorunluluğu? ... yoo hayır öyle değil böylenin, siyah değil beyazın, uzun değil kısanın inatlaşmaları? Belki söylediklerimizden gidiyorduk, belki söyleyemediklerimizden... gideceğimizi bile bilmeden... vedasız… Bu süre içinde kime değdiyse kolumuz, bacağımız, kardeş, dost, komşu, arkadaş kimse artık… Hepsinde başka bir renk bırakıyorduk... Hepsi başka tanıyordu bizi, arkada bizi tanıdığını zanneden bir 'nasıl bilirdiniz' cemaati...

İstanbul... Uçmayı unutturan,  uçma isteğini azaltan, bir 'dur kıpırdama' şarkısı bırakıyor ağzıma... Yüzün... Senle başlayan bir turuncu...Ve senle biten bir durma isteği.. Yüzün... Mavi değil hayır .. Kimbilir belki… 'Kafesin biri, bir kuş aramaya çıkmıştır' Kafka'nın dediği gibi ... Belki sadece budur... Ve kuşlar bunun için bu kadar şaşkındır... Özgürlük mü, yoksa bir kafes mi?

1 Mayıs 2008

Bu gün İstanbul...






























Bu gün İstanbul...
ağlamaklı bir çocuk gibi sıkılgan,
şımarık ve patladı patlayacak.
Kız Kulesi'ni atıverecek Galata'ya...
Galata bir sevinecek bir sevinecek,
'oh be' diyecek 'kavuştuk sonunda'...
Yani Kız Kulesi yabancıya gitmeyecek,
dururken Galata karşıda...
Hala inanmıyorsunuz bir bahar akşamı bunların olacağına,
oysa büyük savaşların ve kavgaların kazanamadığı zaferi,
küçücük bir yağmur damlası yeter yerinden oynatmaya...

Bu gün İstanbul gibiyim Galata'da,
içim parçalı bulutlu, nemli ve ılıman...
Yarın da İstanbul gibi olacağım,
berrak bir tavşan kanı,
yudumlarken Salacak'ta sabah çayımı..

8 Nisan 2008

a n l a m ı y o r u m...


Anlamıyorum neden insanlar birbirine ‘hoşçakal’ diyor. Nasılsa bu hayat bir ‘yolculuk’ ve sonu hepimizin gittiği tek bir yere varıyor…

Anlamıyorum neden gençler yaşlılığa, yaşlılar gençliğe özeniyor?
Tükenmez kalemin de mürekkebi bir gün bitiyor…

Anlamıyorum neden ‘aşk’ illa ki bir sevgiliye mâl ediliyor,
insan neden yaptığı bir iş’e aşkla tutunamıyor?
Neden ‘aşık’ dediğim zaman önce parası, pulu, saçı, bıyığı merak ediliyor?
Bir insan ‘insan’ olma özelliğini bunlardan mı alıyor?

Anlamıyorum ... İnsan neden birbirini hırpalıyor? Neden bakışlar kendi dilini yaratamıyor?

Domates çorbası mı hayat?
Neden annem bir tutam tuz, bir tutam maydanoz diye tarif verebiliyor da domates yerine salça katıyor?
Onun eşrafı, bunun geçmişi, şunun soyadı bu kadar önem taşıyor da,
neden insanın sonradan çıldırma olasılığı hesaba katılamıyor?
Neden insan derli toplu yataklarda uyuyup, dağınık yatakları özlüyor?
Neden içerideki bir mesele, dışarıdakinin çenesini yoruyor?
İnsan kendini konuşmaktan mı korkuyor?

Anlamıyorum neden insan cevabını duymak istemediği soruları yine de soruyor,
Neden içsel yolculuğu için önce kendine değil de, taaa Hindistan’a taaa Tibet’e uzanıyor?
Neden hep eksik bir şeyler var, neden mecbur kılınan bu kararlar?
Neyi tamamlama yarışındayız, anlamıyorum niçin bu olmazsa olmazlar?
Anlamıyorum etin tırnaktan ayrılmayacağını bile bile, neden inatla ayırmaya kalkılıyor?
‘Herşey yavan, herşey yalan’ diyen kendine yazık ediyor, en güzel yıllarını da yaşanmamış sayıyor.

Kadının gözüne erkek avcılığı, erkeğin ağzına kadın çığırtkanlığı yakışmıyor,

kadın da erkek de birbirini sevecek kadar birbirini tanımaya tahammül edemiyor…
Neden kimse birbirini gerçek bir sevgiyle sevmiyor? sevme biçimi herhese göre mi değişiyor?
Anlamıyorum insan neden işe gelemediğinin mazeretini hastalığa atıyor,
bir tek günü öylece bomboş-yapayalnız-sadece kendini şımartmaya ayıramıyor?
Neden saygı çerçevelenip duvara asılıyor, kırk yılda bir lütufla hatırlanıyor?
Neden eleştiri ince ayarı yapılmadan saldırıya dönüşüyor ve inatla hala buna ‘eleştiri’ deniyor?

An-la-mı-yo-rum…

Neden otobanlarda sol şeritte 60 la gidiliyor, kurallar uyulmamak için mi koyuluyor?
Neden büyük müzayedelerde o çok ünlü eserler laf olsun diye alınıyor,
gösteriş uğruna koskoca kültür bir odanın ortasına hapsediliyor?
Neden az uyuyup çok yaşamak varken, bütün zaman rüyalarda geçiriliyor?
Neden fitrenin ölçüsü ytl bazlı oluyor da yardımlar zarif bir dokunuşla gönülden yapılamıyor…

Neden duygusal yaralar kurşun deliği gibi kapanmıyor …gittikçe açılıyor, gittikçe kanıyor …

Anlamıyorum…
Hiç anlamıyorum…
Sığ insan kendi kıyısında kral oluyor da,
düzgün insan neden kendi okyanusunda sesini duyuramıyor?
Neden insan ‘ben buyum’ demekten kendini alıkoyuyor, fikir nerede erezyona uğruyor?
Niçin şifreli gülümseme, niçin imalı kelime ‘Bir evet-bir hayır’ dan daha çok dokunuyor?

Niçin konuşmamanın gerektiği yerlerde çıkıyor insanın ağzından en yaralayıcı laflar?
Niçin kıyasıya rekabetlerin olduğu yerler en çok kadının ve paranın geçtiği durumlar?

Milli, fikri, zikri yaklaşımların niçin bir özürü, bir telafisi bulunmuyor?
Niçin insanın ruhuna ve aklına prangalar vuruluyor?
Niçin karşısındakine tutunmayı hak görüyor da insan, kendine tutunmayı başaramıyor?
Başkalarının yaptığı ‘ayıp’ oluyor da niçin insan kendi yaptığını ‘özel’ buluyor?
Sahte para suç oluyor da sahte sevgi hangi mahkemeye sevk ediliyor?
Milli değer milli değer diyen çığırtkanlar, neden magazini ana habere taşıyor?

Anlamıyorum …
Normal okuldan mezun olanlar ‘normal’, özel okuldan mezun olanlar ‘çok özel’ mi oluyor?
Oysa istisnasız her bir Öğretmen aynı cehaletle savaşıyor…
Çok yaşamak, çok okumak bir insanı bilge mi yapıyor?
Derin bir gözle bakmadıkça, yaşamanın da okumanın da ne değeri kalıyor?

Anlamıyorum…
Neden çok gülmenin adı ‘hafifmeşreplik’, çok ağlamanın adı ‘zayıflık’ oluyor?
Hem gülmeye, hem ağlamaya; kadın da erkek de eşit oranda ihtiyaç duyuyor...
Neden ihanet suç, sevmek namus? İkisi de tek kaynaktan aynı nehre akıyor.
Ölüm bir bedenin ölmesi mi? İnsan elini kolunu sallaya sallaya da bir ölü gibi dolaşabiliyor...

Anlamıyorum, teorikte doğrulanan sözler, pratikte nasıl bu kadar sekteye uğrayabiliyor?
İnsan konuştuğu gibi yaşamayı mı beceremiyor?

‘Özü sözü bir’ dediğimiz insanlar neden daha erken ölüyor, dürüstlük hayatı mı kısaltıyor?

Neden ‘yenilen pehlivan güreşe doymuyor’… galibiyet çok yenilmekten mi geçiyor?

Neden ‘öfkeyle oturan zararla kalkıyor’,… öfke çıkmadan sabra sıra mı gelmiyor?

Neden en çok zırvalayanlar en çok başkalarını suçlayanlar…
delilik kendini haddinden fazla sevmekle mi geliyor?

Neden herkes herşeyi bilmeye çalışıyor, tek bir şeyin herşeyini bilmek yetmiyor?

Neden ‘güzel’ bulmadığı bir şeye ‘değişik’ diyor insan, karşısındakini incitmekten mi korkuyor?

Anlamıyorum neden hayatı büyük mücadelelerle geçen insanlar, sevgi de daha verici oluyor,
Mücadele ruhu, sevgiyi korumayı ve sevgiye sahip çıkmayı mı öğretiyor?

Neden herşey sabah aydınlığında aranıyor?
Oysa gecenin içinde yıldızlar daha çok parlıyor…

Anlamıyorum,...
Neyin kavgasını veriyoruz birbirimizi üzerek?
Aç bir çocuğun eğik başı, hepimizin ciğerini dağlıyor...

Neden komşumuzu gördüğümüz yer ya kürkü ya da koltuğu?
İnsanın tek ve gerçek yuvası misafir olduğu ruhu.

Anlamıyorum neden insan, kendini kendine saklıyor?
Mezar taşları konuşmayı bilmiyor…

Sizin hiç penceresine bisiklet dayadığınız eviniz oldu mu?






Sizin hiç penceresine bisiklet dayadığınız eviniz oldu mu? Anahtarınızı pervazına iliştirdiğiniz, terliklerinizi demirine sıkıştırdığınız, fesleğenin genzinizi yakan kokusu ve topraktan çeşit çeşit saksılarınızın olduğu bir pencereniz oldu mu?

O pencereyi suladınız mı güneş yakarken ortalığı? Duvardan akan suların yolu ıslattığı, o ıslanan yolda çomakla yol yaptığınız kuşların su içtiği... sevip sevip uydurduğunuz bir sevgilinin adını ağaca kazıdığınız bir sokağınız oldu mu hiç?... Akşamları işten dönecek de balon getirecek diye beklediğiniz babanız oldu mu sokak kapısının merdivenlerinde? Peki küçük kardeşinizin okul yolunu gözlediniz mi pencere önünde? Ya karıncalar! Seyrettiniz mi gün boyu önünüzden yola akan konvoyu?

Apartman boşluklarından, açılmayan çift camlı hava geçirmez yüksek pencerelerden, sadece ve sadece kapıcıyla kurulan iletişimden, bisikletinizi 30 kilitli bir oyuncaktan ibaret balkon süsüne çevirmekten, çiçekleriniz varsa bile aşağıya su sıçrar telaşıyla onları güzelim baharlarda sereserpe sulayamamaktan başka bir hayatınız olmadı mı yoksa?... Nasıl bir dört duvarda kaybolmak bu?

Bütünleşmeden toprakla ağaçla, çelikle çomakla, pencereyle pervazla, korkarak hırsızdan uğursuzdan, yalnızlıktan, sevgisizlikten, daha nereye kadar kaçarak yaşamak?

Eğer bisikletinizi dayadığınız bir pencereniz olduysa bir zamanlar, eğer evinizin duvarına çarpan misketleriniz olduysa ve bahçedeki kuyudan su içtiyseniz, karşı ki komşuya bir kase çorbayı çok görmediyse anneniz, sevmeyi sevilmeden de başarabildiyseniz, yokluklarınızı bir başkasına en önemlisi annenize babanıza yüklemediyseniz, siz de bir zamanlar yaşadınız demek ki...

Bir zamanlar hakikaten bir turuncu ev vardı ve perdelerini annem örmüştü, ben saksıda ki çiçekleri sulamıştım. Bisikletimi pencereye dayayıp uyurdum geceleri. Karşı komşumuz Lütfiye teyzenin bilirdim beni kollayacağını topumu alınca diğerleri. Küçük kardeşim yaramazdı biraz, toz toprak gelirdi karşıki mahalleden. Annem kızmazdı. Bilirdi ki biz çocuktuk. Bilirdi çocukluğumuzun en güzel anları, perdelerini ördüğü pencerelerde, kapısını babamın taktığı bu evde yaşanacaktı ve asla geriye dönüşü olmayan güzel anların kaynağı olacaktı. Mutlu geçirilmiş bir çocukluğun üzerine, büyük şanssızlıklar da eklense, siz kötü bir insan olamazdınız, annem bunu bilirdi...

Biz o kadar mutluyduk ki korkmadık hiç bir şeyden. Hiç aç kalmadık sevgiye, özveriye, saygıya, merhamete. O turuncu boyalı penceremiz, 4 oda bir sofa evimiz yıkılmaya yüz tutsa da, biz hiç utanmadık yokluklardan, çünkü yokluklarımızın ana fikri para olmadı hiç bir zaman.

Kapımız, penceremiz herkese açıktı. Biz evimizi, kapımızı, penceremizi, herkesi ve birbirimizi çok sevdik.

Çok sevdik...

30 Mart 2008

Can çekişiyor pullu güzel bir balık... taze gelin gibi titriyor bedeni. Diyemiyor beni öldüren işte bu insan eli... işte O el... O tutan yakalayan öldüren el... Beyaz tüle damlayan kırmızı yağmur damlaları gibi lekeli... Yatağı topla, valizi hazırla, al biletleri... Bağla kalbini, söndür ümitlerini... Bir düdük bir çığlık belki öyle bir olta ve oltanın ucunda bir can pazarı... Titrek üşümüş yorgun poyrazlarda... Belki senin, belki benim, belki benim olduğunu henüz bilmediğimin parmak uçlarından gelecek ölüm. Öyle sessiz öyle sıradan öyle ani...
Bu gördüğün göz değil, bakmasını bilmeyene, uzat parmaklarını ama hissetmek isteyene... Şunu bil ki seni ancak bir çılgın anlayabilir ve bir de oltanın ucundaki balık, titreyen bir beyaz gelin bedeninde... ve uzanan insan elin, sana bir faydası olmayacak gittiğinde...

27 Mart 2008

Havada bir şey var...

Birşey var...
Söylenemeyen, anlatılamayan, saklanan... 
Belki sıradan, belki şaşırtan, 
belki koca bir yalan. 
Bir şey var yolculuklara zorlayan... 
Bir mektup, bir alo, bir kısık sese muhtaç kılan... 
Bu havada birşey var, 
eskisinden farklı olan.
Bir şey... 
Ele avuca sığmayan, 
boğazına yumruk tıkayan... 
Gitme demeyen, kalma demeyen, susturan. Bir şey var havada seni asılı tutan... Kalbini bir uçurtmanın ucuna bağlayan, aklını küçük lodoslara salan, 'Bu benim' dedirten, bu 'ben değilim' dedirten, şimdi şurada alnının tam ortasında yanan yanan yanan, sönmeyen... bir şey var...

Alamadığın, satamadığın, kaçıp kurtulamadığın, durup soluklanamadığın, bir şey... Sızlatan, acıtan, kanırtan bir kanama... Güldüren, sevindiren, sindiren bir kavuşma... Ama bir şey... Birşeyden herşeye açılan... herşeyden bir şeye varılamayan, bırakan, yollayan ... Bir şey var havada açıklanamayan...

Ölümden öte yol yok... nedir öyleyse seni durduran?... Bir tohum bir filize nasıl dönüşürse, nasıl çiçek verirse yediveren ... öyle açmaya meyil verdiğin, ama öyle açmayı bir türlü beceremediğin ...bir şey var havada kestiremediğin.

Bir şey ... tarifi zor, anlaşılacağı şüpheli... Bir dipsiz kuyu ki inemediğin, bir uzak ülke ki gidemediğin, kaybolduğun, kaybettiğin, yeniden keşfettiğin... Susuzluğun, doymuşluğun, karda ayak izin, kumdan kulelerin... Çocukluğun, erginliğin, yetişkinliğin... Bir şey var havada yetişemediğin...

Yoksa; bütün bu açaklanamayan şeyleri üzerine yıktığımız dünyanın, bize 'artık yeter' deme şekli mi ? Küresel ısınma böyle bir şey mi? Bu solan yüzlerin, eksik gülüşlerin, gitmelere zorlayan, gelmelerden alıkoyan izahı zor bakışların, kendini yakıp kül etme cinneti mi? Küresel ısınma dedikleri şey bir intihar girişimi mi? Dünya daha ne kadar taşıyabilir bu suskun yüzleri?

Madem aklın koca bir mağara... bu mağaradan seslenen bir kere de sen olsana... Bakalım cevap verir mi bu ‘birşey’ sana... Ne biçimdir bu ‘bir şey’ neye benzer, anlatsana... Bu kadar ısınırken dünya, niye kalbin hala buzul çağında?

11 Mart 2008

Sadece bakmasak olmaz mı?

Gökkuşağından kaysak,
bulutlara uzansak, 
yıldızlara dokunsak, 
kuşlar gibi özgür uçsak, 
Saint-Exupéry’nin Küçük Prens‘indeki şu tuhaf gezegeni komşu kapısı yapsak..
olmaz mı?

Yani sadece bakmasak?..

Yuvarlanan misketler gibi toprakta dağılsak dağılsak, bir küçük çocuğun parmaklarında tekrar birleşsek olmaz mı? Su bulutu olsak baharlarda ve sızım sızım yağsak yollara, Galata’ya, Küçüksu’ya, Moda’ya... bir sevgilinin parmaklarına düşsek, o parmaklar uzanıp o dudaklara dokunsa, onu sustursa ve siz sadece yağıp geçmediğinizi, bu dokunmayla ne çok şeyi değiştirebileceğinizi anlasanız olmaz mı?...

Bir kelebek olsak, koca çınarın üstünden yıllarca çıkmamacasına kazınan kalbe konsak.. olmaz mı? Kızmasak, küsmesek, ayağımız tökezlemese... Düşmesek, kırılmasak, hastalanmasak, suçlamasak başkalarını... Kendimizi görebilsek, kandırılmadan yaşanabileceğini öğrenebilsek, savaşlar olmasa ve hiçbir anne oğlundan ayrılmasa, beklentilerle ömür tüketmesek, tek bir doğruda buluşmak adına birbirimizi yemesek, randevu anlarında - asansörde - patronun yanında -flörtlerde kasılmasak, bir avuç leblebi için kavga eden ülkelerden olmasak, sarılmayı adettendir diye değil de özlemlerimizi dindiren bir kavrayış olarak görsek olmaz mı?

Yapamadıklarımızdan pişman olmamak için kapılarımızı sonuna kadar açsak, yani sadece aralamasak yahut perdenin arkasından bakmasak... O son kapı da kendimizi açıklanamaz bulmasak olmaz mı?

Bir de en mühimi; şu gözlerini değdirdiğin o gözlerden uzaklaşabilmeyi ancak ve ancak yağmurlu bir fırtına anına denk getirmesen… Gözyaşlarına uzansan, omuzuna dokunsan, kör kuyularda ve açık denizlerde yapayalnız , ipsiz dümensiz bırakmasan olmaz mı ? Yani sadece bakmasan olmaz mı? O bir türlü anlatamadığın, kelimelerin ve mısraların yakınlaştığı ve fakat asla yetmediği tek şey bu bakış olamaz mı?

Hızlı hızlı düşünüp sindire sindire yaşanan öğrencilik günlerimden birinde; Müşfik Kenter’in sesi yankılanıyordu bir Orhan Veli şiirinde. Ve ancak şimdi, şu anda yerini buluyordu kelimeler…

Orta yaşın dantesinde, bedenini toprağa emanet eden bir adamın ölümsüz şairliğinde…


Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.

Herşeyi söylemenin hakikaten mümkün olduğu bir yer var mı Orhan Veli? Orada sadece bakmadan da yaşanabilir mi? Bakmadan yaşamak sonradan da öğrenilebilir mi?

Nazım Hikmet, Abidin Dino’dan mutluluğun resmini istiyordu. Ben de herşeyi söyleyebilmenin mümkün olduğu o yerin adresini istiyorum senden. Diyeceksin ki anlatabilseydim ‘anlatamıyorum’ demezdim zaten. Anlatma kabul, kulağıma fısılda, bu kadar erken ölmeyi göze alabildiğine göre bildiğin bir şey var gittiğin yerde.

Hadi söyle bakmadan sadece yaşamak için yaşanan yer nerede?

21 Şubat 2008

Sensizliğin Sibiryası...



Hava soğuk... kar altında bir kış akşamı. Aklım buz tutmuş, kalbim bir Sibirya kaplanı... Dirençli bir ağrı yayıldı boynuma, yürüdüm durdum sokaklarda... Kim koydu içime bu hayvanı? Asyanın kuzeyinden uzanan bu mavi bu uzak sıra dağları? Bu derin gölleri ovaları?.. Kim yonttu bir aşkın son kalıntılarını?.. Göğsümde limitsiz bir yüzölçümü, kışlar çok uzun, yazların günü sayılı... Hava buz... aklım buz... kalbim buz... Dışımda bir güzel İstanbul, içimde sensizliğin Sibiryası...