önsöz

" ... siirle düşünmek! yalnızca buna inanırım. Şiirle düşünmenin karşıtı felsefe yapmaktır. Felsefe ise şiirin temeli olan imgeyi dışlar. Gene felsefe duygusallığa da karşıdır. Şu da var: uzun şiirlerimde hiçbir sorunsalı yanıtlamaya kalkışmam. Sorular sormaya, bu soruları çoğaltmaya (ama yanıtsız bırakmaya) çalışırım hep. nedeni, yazdıkça bilmediklerime, tanımadıklarıma, daha önce duyup düşünmediklerime rastlarım da ondan" EDİP CANSEVER

8 Nisan 2008

Sizin hiç penceresine bisiklet dayadığınız eviniz oldu mu?






Sizin hiç penceresine bisiklet dayadığınız eviniz oldu mu? Anahtarınızı pervazına iliştirdiğiniz, terliklerinizi demirine sıkıştırdığınız, fesleğenin genzinizi yakan kokusu ve topraktan çeşit çeşit saksılarınızın olduğu bir pencereniz oldu mu?

O pencereyi suladınız mı güneş yakarken ortalığı? Duvardan akan suların yolu ıslattığı, o ıslanan yolda çomakla yol yaptığınız kuşların su içtiği... sevip sevip uydurduğunuz bir sevgilinin adını ağaca kazıdığınız bir sokağınız oldu mu hiç?... Akşamları işten dönecek de balon getirecek diye beklediğiniz babanız oldu mu sokak kapısının merdivenlerinde? Peki küçük kardeşinizin okul yolunu gözlediniz mi pencere önünde? Ya karıncalar! Seyrettiniz mi gün boyu önünüzden yola akan konvoyu?

Apartman boşluklarından, açılmayan çift camlı hava geçirmez yüksek pencerelerden, sadece ve sadece kapıcıyla kurulan iletişimden, bisikletinizi 30 kilitli bir oyuncaktan ibaret balkon süsüne çevirmekten, çiçekleriniz varsa bile aşağıya su sıçrar telaşıyla onları güzelim baharlarda sereserpe sulayamamaktan başka bir hayatınız olmadı mı yoksa?... Nasıl bir dört duvarda kaybolmak bu?

Bütünleşmeden toprakla ağaçla, çelikle çomakla, pencereyle pervazla, korkarak hırsızdan uğursuzdan, yalnızlıktan, sevgisizlikten, daha nereye kadar kaçarak yaşamak?

Eğer bisikletinizi dayadığınız bir pencereniz olduysa bir zamanlar, eğer evinizin duvarına çarpan misketleriniz olduysa ve bahçedeki kuyudan su içtiyseniz, karşı ki komşuya bir kase çorbayı çok görmediyse anneniz, sevmeyi sevilmeden de başarabildiyseniz, yokluklarınızı bir başkasına en önemlisi annenize babanıza yüklemediyseniz, siz de bir zamanlar yaşadınız demek ki...

Bir zamanlar hakikaten bir turuncu ev vardı ve perdelerini annem örmüştü, ben saksıda ki çiçekleri sulamıştım. Bisikletimi pencereye dayayıp uyurdum geceleri. Karşı komşumuz Lütfiye teyzenin bilirdim beni kollayacağını topumu alınca diğerleri. Küçük kardeşim yaramazdı biraz, toz toprak gelirdi karşıki mahalleden. Annem kızmazdı. Bilirdi ki biz çocuktuk. Bilirdi çocukluğumuzun en güzel anları, perdelerini ördüğü pencerelerde, kapısını babamın taktığı bu evde yaşanacaktı ve asla geriye dönüşü olmayan güzel anların kaynağı olacaktı. Mutlu geçirilmiş bir çocukluğun üzerine, büyük şanssızlıklar da eklense, siz kötü bir insan olamazdınız, annem bunu bilirdi...

Biz o kadar mutluyduk ki korkmadık hiç bir şeyden. Hiç aç kalmadık sevgiye, özveriye, saygıya, merhamete. O turuncu boyalı penceremiz, 4 oda bir sofa evimiz yıkılmaya yüz tutsa da, biz hiç utanmadık yokluklardan, çünkü yokluklarımızın ana fikri para olmadı hiç bir zaman.

Kapımız, penceremiz herkese açıktı. Biz evimizi, kapımızı, penceremizi, herkesi ve birbirimizi çok sevdik.

Çok sevdik...

Hiç yorum yok:

8 Nisan 2008

Sizin hiç penceresine bisiklet dayadığınız eviniz oldu mu?






Sizin hiç penceresine bisiklet dayadığınız eviniz oldu mu? Anahtarınızı pervazına iliştirdiğiniz, terliklerinizi demirine sıkıştırdığınız, fesleğenin genzinizi yakan kokusu ve topraktan çeşit çeşit saksılarınızın olduğu bir pencereniz oldu mu?

O pencereyi suladınız mı güneş yakarken ortalığı? Duvardan akan suların yolu ıslattığı, o ıslanan yolda çomakla yol yaptığınız kuşların su içtiği... sevip sevip uydurduğunuz bir sevgilinin adını ağaca kazıdığınız bir sokağınız oldu mu hiç?... Akşamları işten dönecek de balon getirecek diye beklediğiniz babanız oldu mu sokak kapısının merdivenlerinde? Peki küçük kardeşinizin okul yolunu gözlediniz mi pencere önünde? Ya karıncalar! Seyrettiniz mi gün boyu önünüzden yola akan konvoyu?

Apartman boşluklarından, açılmayan çift camlı hava geçirmez yüksek pencerelerden, sadece ve sadece kapıcıyla kurulan iletişimden, bisikletinizi 30 kilitli bir oyuncaktan ibaret balkon süsüne çevirmekten, çiçekleriniz varsa bile aşağıya su sıçrar telaşıyla onları güzelim baharlarda sereserpe sulayamamaktan başka bir hayatınız olmadı mı yoksa?... Nasıl bir dört duvarda kaybolmak bu?

Bütünleşmeden toprakla ağaçla, çelikle çomakla, pencereyle pervazla, korkarak hırsızdan uğursuzdan, yalnızlıktan, sevgisizlikten, daha nereye kadar kaçarak yaşamak?

Eğer bisikletinizi dayadığınız bir pencereniz olduysa bir zamanlar, eğer evinizin duvarına çarpan misketleriniz olduysa ve bahçedeki kuyudan su içtiyseniz, karşı ki komşuya bir kase çorbayı çok görmediyse anneniz, sevmeyi sevilmeden de başarabildiyseniz, yokluklarınızı bir başkasına en önemlisi annenize babanıza yüklemediyseniz, siz de bir zamanlar yaşadınız demek ki...

Bir zamanlar hakikaten bir turuncu ev vardı ve perdelerini annem örmüştü, ben saksıda ki çiçekleri sulamıştım. Bisikletimi pencereye dayayıp uyurdum geceleri. Karşı komşumuz Lütfiye teyzenin bilirdim beni kollayacağını topumu alınca diğerleri. Küçük kardeşim yaramazdı biraz, toz toprak gelirdi karşıki mahalleden. Annem kızmazdı. Bilirdi ki biz çocuktuk. Bilirdi çocukluğumuzun en güzel anları, perdelerini ördüğü pencerelerde, kapısını babamın taktığı bu evde yaşanacaktı ve asla geriye dönüşü olmayan güzel anların kaynağı olacaktı. Mutlu geçirilmiş bir çocukluğun üzerine, büyük şanssızlıklar da eklense, siz kötü bir insan olamazdınız, annem bunu bilirdi...

Biz o kadar mutluyduk ki korkmadık hiç bir şeyden. Hiç aç kalmadık sevgiye, özveriye, saygıya, merhamete. O turuncu boyalı penceremiz, 4 oda bir sofa evimiz yıkılmaya yüz tutsa da, biz hiç utanmadık yokluklardan, çünkü yokluklarımızın ana fikri para olmadı hiç bir zaman.

Kapımız, penceremiz herkese açıktı. Biz evimizi, kapımızı, penceremizi, herkesi ve birbirimizi çok sevdik.

Çok sevdik...

Hiç yorum yok: