önsöz

" ... siirle düşünmek! yalnızca buna inanırım. Şiirle düşünmenin karşıtı felsefe yapmaktır. Felsefe ise şiirin temeli olan imgeyi dışlar. Gene felsefe duygusallığa da karşıdır. Şu da var: uzun şiirlerimde hiçbir sorunsalı yanıtlamaya kalkışmam. Sorular sormaya, bu soruları çoğaltmaya (ama yanıtsız bırakmaya) çalışırım hep. nedeni, yazdıkça bilmediklerime, tanımadıklarıma, daha önce duyup düşünmediklerime rastlarım da ondan" EDİP CANSEVER

3 Kasım 2009

Buharlı tren


Buharlı tren görmedim hiç...
Belli ki tedavülden kalkmış metaryallerin hissi bir iz düşümü yok yüreğimde...
İnsan bilmediği şeyi özler mi?..
Özlemek için birini, bir şeyi ya da bir şehri...
Onunla güzel anılar biriktirmek gerekmez mi?
Bazen sahip olunası şeyler gerekmez mi insana?
Bazen kendini birşeye ait hissetmek istemez mi insan?

Buharlı tren görmedim hiç...
İyi bir şeylerin icadı o da kendi zamanı içinde... Meleklerin olabilir...
Melekleri de görmedim hiç... ama melekleri özlüyorum çok...
Bir meleğin yardımına şiddetle ihtiyaç duyduğum zamanlar oluyor, buharlı trene olmuyor.
Birinin var olma umudu, diğerinin gözünün önünde olma gerçeğinden daha inandırıcı bazen...

Gerçek sevgiden mi bahsediyoruz?... Buharlı trenler geldi aklıma nedense...
Konu sevgi olunca konuştuklarımız hep konuşamadıklarımız birazda...
Sevgiden korkar bir tavrımız, sevgiye susar bir halimiz var...
Kolunu kıpırdatmadan kahraman olmayı bekleyenler var.
Neden hiç kimse sevgisini sahiplenmiyor?
Sevgimizi birbirimize pazarlamak gibi bir derdimiz mi var?
Neden mide ülserleriyle ve kırk yaş ergenleriyle doldu ortalık?
Niye sevgiliye sahip çıkmakla sevgiye sahip çıkmak birbirine karıştırılıyor?
Sevginin de bir evrimi sevginin de bir revizyonu yok mu?..
Hala aşka hastalık sıfatını yakıştıran bu çoğunluk,
neden aynı zamanda hasta olabilmek için de bu kadar can atıyor ?
Neyseki çeki düzen verilmiş bir bilincim var,
sevginin değil asıl sevgisizliğin tonla ilaca sebebiyet verdiğinin farkındayım.
Beni sevsin diye buharlı trenden bir beklentim olmadı, olmayacak...
onun da benden olmamıştır...

Buharlı trenleri görmedim, özlemiyorum da...
Bilmiyorum çünkü yokluğu ne menem birşey...
Ama bir dostun yokluğunu biliyorum...
Sıcak bir merhabanın...
Edip Cansever şiirlerinin...
Edip Cansever'i tanısaydım onu da özlerdim...
Sevdiğim şeylerin yokluğu dokunuyor.
Sevmediğim şeyleri aklımda tutup belleğimi boşuna meşgul etmiyorum...
Bir de işte bilmediklerim var...
yani aslında var ama ben yoksunluğunu hiç hissetmediğim için özleyip özlemediğimi de bilmiyorum...
yine de onları yok saymıyorum...
Bir gün bir buharlı trenle tanışırsam... belki onu da özlerim...
O sebeple kesin konuşmak istemiyorum.
Netice de buharlı trenin bana bir ayıbı olmadı şimdiye kadar...

Gerçek sevgiden mi bahsediyoruz?... Buharlı trenler geldi aklıma nedense...
Sevginin tedavülden kalkmamış, ebediyet vaad eden bir iz düşümü olsun isterim yüreğimde..
O zaman şahane sahip çıkarım...

Buharlı tren hiç görmedim... Belki bir kere resmini görmüşümdür bir kitaptan... sadece o...



16.09.2009 'da AÇIKGAZETE'de yayınlanmıştır.

27 Ekim 2009

Bir söz ver, ne olursa olsun...

Kimbilir belki hiç bir zaman...
Belki de o kadar yakın..
Kim kime söz verebilmiş sonsuza dek?
Söz verenler yalancı, vermeyenler uyanık mı?
İki kaş iki göz iki kol mudur tutan insanı,
bu yüzden mi sever bir insan başka bir insanı?
Gözü üstünde kaş var diye de gitmez mi,
gitmek istediği zaman canı?..
Kimin kime olur nasihatı,
görmüyorsa sözün arkasını?
Kimbilir "dışarısı seni yakar içerisi beni"yi,
içeriden çınardır da dışarıdan kavak görünür kimileri?
Kimbilir uçurumdan kurtulmayı,
bilmiyorsa özgürce uçmayı?
Çoğula karışmamışsa, tekile alışmamışsa,
nereden bilir varlığı yokluğu?
İnsan ne zaman gider delirmeye,
nerededir ipin ucu?
Kim bilebilir yaşarken taşlaşmayı,
ve kim iddia edebilir taşın rüzgardan korkmadığını?
Kim kime tarif edebilir açlığı,
açlığı ekmeğe midir kimbilir vicdana mı?
Niye taraf olunur bir savaşta,
güç müdür yoksa inanç mıdır sürükleyen insanı?
Ne uğruna ölür insan?
Ne uğruna yaşar?
Ne için sever?
Ne için kaçar?
Deliğinden de zıvanadan da çıkaran bir yılanı,
bir sözün sonsuza dek sürme ihtimali olamaz mı?
Kimbilir...
Umuda zaman gerek
ya da
şimdi tam zamanı...


27.10.2009 AÇIKGAZETE'de yayınlanmıştır.

14 Ekim 2009

Tentürdiyot


Müthiş bitişler ve başlangıçlar için...
Her başlangıçta bitişi de göze alabilmen için...
Yaşama sevincinin kan kaybetme riskine karşılık,
Yürüyen kıymıklar yüreğine saplanıp hançerleşmesin...
Bir gün...
Küf kokulu çekmelecelerden ve rutubetli tavan aralarında kendini ararsan eğer...
Kahverengi şişeyi görüp şaşırma sakın...
İçindeki çocuğu bunca zaman onunla bastırdığın için...
Yıpranmamış anıların canlanması için...
Soğumaya bırakılan kelimelerin konuşması için...
Kabuk bağlayan yaraların iyileşmesi için... 
Sür... 

Bir gün...
Şarkılar teğet geçmiş...
Kuşların bile uçması değişmiş,
Aşinalık kaybolmuş,
dilin susmaktan yorulmuş,
gelenler gitmiş, kalanlar yabancılaşmış,
duygular kiralık, ruhlar satılık olmuşsa birden...
Ve şaşırmanın artık lüks olduğu yaşlarda,
sen bile şaşırmadığına şaşırıyorken... 
Sür... 

Bir gün...
Bir de bakacaksın bir dalda pek çok filiz,
gel gör ki meyveden vaz geçeceksin bir tek ışık için...
Dilinin döndüğü yerde aşkı ehlileştirmek için...
İyi ki varsın diyebilmek,
Seni seviyorum'u duyabilmek için...
Süreceksen bunun için süreceksin.
Bir umut...
İyileşirsen allah kerim,
iyileşmezsen benden bilirsin...

Ve O gün...
Benden bir ses çıkmıyorsa eğer...
Bil ki öldüğüm için...
İşte o zaman sür be o zaman sür asıl...
başkasından medet ummamak için.

Ölmesem bırakır mıyım seni iki gramlık koyu tentürdiyota... 
Sür... 


13.10.2009 AÇIKGAZETE'de yayınlanmıştır.

18 Eylül 2009

Anne kurabiyesi


Hani böyle tereyağlı olur da, kıyım kıyım erir ağızda... Topluluk arasında 'un kurabiyesi' derler, aile içindeyse en taktir görür kurabiyedir, asıl ismi 'Anne Kurabiyesi'...

Hani çocukluğumuzun evi gibi kokuverir ev birdenbire, daha doğrusu dört duvarı ev yapan işte o duvarlara sinen kurabiye kokusudur da bizim anlamamız ileriki yaşlara rastlar nedense. Sokak kapısından, merdivenlerden, perdelerin içinden dolaşıp komşunun burnuna değiverir... ve komşunun şöyle bir iç geçirip 'aman da ne güzel koktu efendim' diyesi gelir. İşte o koku annemin un kurabiyesinin kokusudur, annemin evinden gelir ve annemin evi bir ailedir. Hem yumuşacık, hem kıyır kıyır, daima bağışlayıcı ve daima derin bir musıki gibi...

Çocukluğumun kurabiyelerinin tuhaf bir tadı vardır ağzımı buran. O kurabiyeler ki sonradan marka oldular lüks pastanelerde, onlarda güzel ama aile kavramımın gelişmesine yardımcı olan kurabiyelerin yerini hiç bir zaman dolduramadılar, ne de olsa ilk imza anneme ait. Şimdikilerin içinde evde yapılamamış olmanın serzenişi var sanki, ruhu mu yok ne? Keşke annem yanımda olsa da anne evi gibi koksa evim dediğim çok olur. Sahici gelir anne kurabiyelerim şimdiki marka kurabiyelerin yanında... ve sahici bir ev olur evim o kurabiye kokusuyla.


Zarif bir kokusu vardır bu anne kurabiyesinin. Üstü asla şekerlenmeyen pudra şekerinin homojen dağılımı, bana tertipli bir hayatın müjdesi gibi gelir. Öyle pürüzsüz, öyle baştan çıkarıcıdır ki... O masum görüntüyü şeytani bir arzuyla mideye göndermek için çırpınırsınız. Eğer çocukluğunuzun mutfağında fırından yeni çıkmış bir un kurabiyesini tepsiden aşırma hikayesi yoksa kuşkusuz bu anlattığım size hiç de tanıdık gelmeyecek... Çünkü şimdiki olgunluğumuzun sırrı, çocukluğumuzun üzerine sinen güzel anların içinde gizlidir ve o anılarla damıtılan çocukluğumuz, bizi anne huzurunu özlemeye itekler yaşımız alıp başını gittikçe...


Ben özlerim kurabiyeyi, 'Onu' özler gibi.. ‘O’ halis muhlis ev yapımı bir kurabiye gibidir. Masumca aşırdığım kurabiyenin şımarık tadı yapışır dudaklarıma onunla her karşılaşmamda... ağzım kamaşır... Öyle huzur dolu ve öyle de adrenalin yüklüdür şu hiçbirşey sandığınız kurabiye benim hayatımda. Bir yağmur günü, büyük pencereden yansıyan İstanbul manzarası ani bir hareketle dağılıverir... İstanbul İstanbul olur koşarken ben mutfağa, evim ev olur... Sanki yalnız değilmişim gibi olur... Memleketini, annesini, sevdiğini özleyenler bunu bilir...

İşte o zaman usulca çıkarıp fırın tepsinini yerinden, kardığım hamuru küçük küçük parçalara ayırırım.. tek tek dizerim yağladığım tepsiye... ve itinayla koyarım sıcak fırının içine...


O sıcak fırın yüreğimdir ve oraya giren hiçbirşey çıkamaz bir daha geriye...




11.09.2009, AÇIKGAZETE'de yayınlanmıştır.

4 Eylül 2009

yüzü deniz kokan adam..














































Eğilip denize...
Yüzünü yıkıyor bir adam...
Deniz kokuyor elleri.
Parmaklarından kayan balıkların sarhoş gürültüsü,
getiriyor keyfini...
Yüzünü yıkıyor adam,
balık kokuyor elleri.
Bir yudum alıyor rakısından,
Ayıklıyor buzunu anılardan...
Güneş batıyor yüzünün ortasından,
Ve kimine doğuyor bir başka ülkede...
Çok da umurunda değil hani kime doğduğu..
Belli ki yorulmuş umurunda olan şeyleri beklemekten...
Biri duruyor ayaklarının dibinde,
Adam uzaklara bakıyor konuşmadan...
Ne diyecek ki hem?
O sadece yüzünü denizle yıkayan bir adam..
Demiyor birşey.
Gelen de gidiyor zaten,
Bir tek onlar kalıyor;
balıklar, martılar
ve yüzü deniz kokan O adam...

20 Ağustos 2009

Bilmen lazım...



Bilmen lâzım, kaşını gözünü itinayla boyamayı...

İsminin hakkını verip ayakta durmayı...

Göle maya çalacak kadar muzip

ama tutmayacağını bilecek kadar da aklını kullanmayı...

Bilmen lâzım, hedefini doğru seçip ıskalamamayı...

Ve koruman gerektiğini soyadının itibarını...

Yoksa köy yollarında Ferrari kullanmaya benzer hayat,

baştan eğreti çizdiysen kalbinin güzergahını.

Büyümek birden bire bastıran yağmur gibi

hazırlıksız yakalayıverir insanı.

Önemini yitirir bir yerden sonra durduğun konumun

enlemselliği, boylamsallığı.

O saatten sonra git bir sahil köyünde balıkçı ol istersen,

soyamadıktan sonra neye yarar, yüregine kazınan pişmanlıkları?

Öğrenmen lâzım, nasıl anlatır bir insan karşındakine meramını?

Duygularına gem vurduğunda, daha mı derin yaralar aşk?

Ay’a gitmek mümkün, ya peki orada yaşama olasılığı?

Değer verdiğin sürece herşey anlamlı,

kurşun döktürmekle geri gelmiyor yaşama sabrı...

Hayat bazen sıradan bir sandöviçin içindeki

küçücük turşu parçasının sirkesinde saklı...

Bilmen lâzım canım yaşamayı bilmen lâzım...

Yoksa insan olmanın kalmıyor bir anlamı.

18 Haziran 2009

Soylu bir deliliktir 21. yüzyılda gerçek sevgi





























Sevdiniz...
ama bir ihtimal
anlamadınız...
Sevginin kolları vardı, gözleri vardı, ağzı vardı...
Kalbi kulaklarında dinlerdi,
kalbi ellerinde dokunurdu,
kalbi gözlerinde okunurdu...
Sevgi konuşurdu.

Sevdiniz... bir ihtimal...
Gürül gürül bir nehirden karışarak denizlere,
dibinde yosun ve çamur tortusu,
dehasından arta kalanlarıyla aşkın...
Öyle ya... aşkla başlardı herşey
ve sevgiyle sürerdi ancak...
Ve deli akmadan anlaşılmazdı değeri
durgun denizlerin...
Sevginin gücüyle varılan o son durak...
Yoksa çok kolaydı doğrusu kendini kandırmak,
şöyle haktan hukuktan bir kılıf giydirmek dost sohbetlerinde,


'ben sevdim mi adam gibi severim' telkinini savurmak.



Sevdiniz biliyorum...
Ve biliyorum görüyorsunuz...
Işığa yapışan pervaneleri de,
soyunan istakozları da,
gün batımını da...
ve doğumunu dağların arkasından...
Ve sardunyaların her bahar
rengarenk açmasını,
ateşböceklerini de geceleri,
mimozaları, ıhlamur ağaçlarını...
Herşeyi gören siz...
Herşeyi duyan siz...
Bu kadar farkında iseniz...
Sözler soyunsaydınız,



sözler giyinseydiniz,


sevgiyi tutabilseydiniz.
Sevdiniz...
ama bir ihtimal
anlamadınız.
Tarihler attınız ama
hiç birini yüreğinize kazımadınız.
Sevdiniz biliyorum
bir ihtimal...
Ve o ihtimal uğruna ne hayatlar harcadınız.

Soylu bir deliliktir 21inci yüzyılda sevmek...
Paha biçilmez bir kaftandır bu sırtınıza geçirdiğiniz..
Herkes bir kere ölmeliydi doğmak için
ve öldünüz biliyorum...
Ve tüm çıplaklığınızla doğmak için yeniden...
Üstelik dirilen sadece siz de değildiniz...
Sizinle beraber ağaçlar da dirildi,
Nergisler... Martılar... Güneş... Ay...

21inci yüzyılın bereketiydi bu,
herşeyi gören gözleriniz...
Gördünüz...
hayat bir çılgınlıktı,
bir kendini arayış...
tek bir varış için bunca yarış...
bayrağı çeken yine kalbinizdi,
sevdiğiniz kadar sevilmek isterdiniz...
ve ne yazık ki ölçmesi mümkünsüz...
ama umudun suyuydu... kök verirdiniz...
Filizlenirdiniz...
Dallarınızda kuşlar şarkı söylerdi...
Soylu bir delilik 21inci yüzyılda gerçek sevgi...
Otla böcekle sarmaş dolaş olacak kadar samimi,
birine sadık kalacak kadar hür
ve söz verecek kadar cesur...

Sevdiniz bir ihtimal
ama anlamadınız...
Üzüldünüz herşeye...
Haberlere, filmlere,
sağda solda olup bitenlere,
ama en çok kendinize...
En çok kendinizi üzdünüz...
Mutsuzluk sindi ürpertinize,
soldu bakışlarınız.
Ne kadar da yorulmuştunuz...
Aslında siz hep yorgundunuz,
sesiniz yorgundu,
sarılışlarınız,
özlemleriniz ...
siz hep sevilmek istediniz
asıl yorgunluğunuz buydu.
Ölümden sonra hayat var mıydı?
merak ettiniz hep...
peki yaşarken ne yaptınız?
Sevdiniz kimbilir...
severken ne yaptınız?
herhangi bir kadın, herhangi bir erkek yaptınız aşkı...
Aşk zannettiniz karşılıksız aşklaşmaları...
Ve yorulan artık sadece siz de değildiniz üstelik.
Herkesi ve herşeyi de yordunuz kendiniz gibi.
Sevdiniz...
ama
bir ihtimal
anlamadınız.
Sevgiyi her daim kral sanan bir aslan,
sevgiyi her daim sürüngen sanan bir yılan yaptınız...

21inci yüzyılın en büyük felaketidir
hala sevgi üzerine konuşuyor olmak.
Azaltabilirsiniz de çoğaltabilirsiniz de,
sevgi hep aynı kalamaz...
Sevdiyseniz...
ki biliyorum siz de sevdiniz...
Ve bir ihtimal
hala göremediyseniz,
hala duyamadıysanız,
hala dokunamadıysanız
ve hala arıyorsanız...
Eh be 21inci yüzyıldayız uyanın artık ...
terkedin aklınızın zararlı kıyılarını...
bu yüzyılın en büyük başarısızlığı
-mış gibi yaşamaktır hayatı...

3 Kasım 2009

Buharlı tren


Buharlı tren görmedim hiç...
Belli ki tedavülden kalkmış metaryallerin hissi bir iz düşümü yok yüreğimde...
İnsan bilmediği şeyi özler mi?..
Özlemek için birini, bir şeyi ya da bir şehri...
Onunla güzel anılar biriktirmek gerekmez mi?
Bazen sahip olunası şeyler gerekmez mi insana?
Bazen kendini birşeye ait hissetmek istemez mi insan?

Buharlı tren görmedim hiç...
İyi bir şeylerin icadı o da kendi zamanı içinde... Meleklerin olabilir...
Melekleri de görmedim hiç... ama melekleri özlüyorum çok...
Bir meleğin yardımına şiddetle ihtiyaç duyduğum zamanlar oluyor, buharlı trene olmuyor.
Birinin var olma umudu, diğerinin gözünün önünde olma gerçeğinden daha inandırıcı bazen...

Gerçek sevgiden mi bahsediyoruz?... Buharlı trenler geldi aklıma nedense...
Konu sevgi olunca konuştuklarımız hep konuşamadıklarımız birazda...
Sevgiden korkar bir tavrımız, sevgiye susar bir halimiz var...
Kolunu kıpırdatmadan kahraman olmayı bekleyenler var.
Neden hiç kimse sevgisini sahiplenmiyor?
Sevgimizi birbirimize pazarlamak gibi bir derdimiz mi var?
Neden mide ülserleriyle ve kırk yaş ergenleriyle doldu ortalık?
Niye sevgiliye sahip çıkmakla sevgiye sahip çıkmak birbirine karıştırılıyor?
Sevginin de bir evrimi sevginin de bir revizyonu yok mu?..
Hala aşka hastalık sıfatını yakıştıran bu çoğunluk,
neden aynı zamanda hasta olabilmek için de bu kadar can atıyor ?
Neyseki çeki düzen verilmiş bir bilincim var,
sevginin değil asıl sevgisizliğin tonla ilaca sebebiyet verdiğinin farkındayım.
Beni sevsin diye buharlı trenden bir beklentim olmadı, olmayacak...
onun da benden olmamıştır...

Buharlı trenleri görmedim, özlemiyorum da...
Bilmiyorum çünkü yokluğu ne menem birşey...
Ama bir dostun yokluğunu biliyorum...
Sıcak bir merhabanın...
Edip Cansever şiirlerinin...
Edip Cansever'i tanısaydım onu da özlerdim...
Sevdiğim şeylerin yokluğu dokunuyor.
Sevmediğim şeyleri aklımda tutup belleğimi boşuna meşgul etmiyorum...
Bir de işte bilmediklerim var...
yani aslında var ama ben yoksunluğunu hiç hissetmediğim için özleyip özlemediğimi de bilmiyorum...
yine de onları yok saymıyorum...
Bir gün bir buharlı trenle tanışırsam... belki onu da özlerim...
O sebeple kesin konuşmak istemiyorum.
Netice de buharlı trenin bana bir ayıbı olmadı şimdiye kadar...

Gerçek sevgiden mi bahsediyoruz?... Buharlı trenler geldi aklıma nedense...
Sevginin tedavülden kalkmamış, ebediyet vaad eden bir iz düşümü olsun isterim yüreğimde..
O zaman şahane sahip çıkarım...

Buharlı tren hiç görmedim... Belki bir kere resmini görmüşümdür bir kitaptan... sadece o...



16.09.2009 'da AÇIKGAZETE'de yayınlanmıştır.

27 Ekim 2009

Bir söz ver, ne olursa olsun...

Kimbilir belki hiç bir zaman...
Belki de o kadar yakın..
Kim kime söz verebilmiş sonsuza dek?
Söz verenler yalancı, vermeyenler uyanık mı?
İki kaş iki göz iki kol mudur tutan insanı,
bu yüzden mi sever bir insan başka bir insanı?
Gözü üstünde kaş var diye de gitmez mi,
gitmek istediği zaman canı?..
Kimin kime olur nasihatı,
görmüyorsa sözün arkasını?
Kimbilir "dışarısı seni yakar içerisi beni"yi,
içeriden çınardır da dışarıdan kavak görünür kimileri?
Kimbilir uçurumdan kurtulmayı,
bilmiyorsa özgürce uçmayı?
Çoğula karışmamışsa, tekile alışmamışsa,
nereden bilir varlığı yokluğu?
İnsan ne zaman gider delirmeye,
nerededir ipin ucu?
Kim bilebilir yaşarken taşlaşmayı,
ve kim iddia edebilir taşın rüzgardan korkmadığını?
Kim kime tarif edebilir açlığı,
açlığı ekmeğe midir kimbilir vicdana mı?
Niye taraf olunur bir savaşta,
güç müdür yoksa inanç mıdır sürükleyen insanı?
Ne uğruna ölür insan?
Ne uğruna yaşar?
Ne için sever?
Ne için kaçar?
Deliğinden de zıvanadan da çıkaran bir yılanı,
bir sözün sonsuza dek sürme ihtimali olamaz mı?
Kimbilir...
Umuda zaman gerek
ya da
şimdi tam zamanı...


27.10.2009 AÇIKGAZETE'de yayınlanmıştır.

14 Ekim 2009

Tentürdiyot


Müthiş bitişler ve başlangıçlar için...
Her başlangıçta bitişi de göze alabilmen için...
Yaşama sevincinin kan kaybetme riskine karşılık,
Yürüyen kıymıklar yüreğine saplanıp hançerleşmesin...
Bir gün...
Küf kokulu çekmelecelerden ve rutubetli tavan aralarında kendini ararsan eğer...
Kahverengi şişeyi görüp şaşırma sakın...
İçindeki çocuğu bunca zaman onunla bastırdığın için...
Yıpranmamış anıların canlanması için...
Soğumaya bırakılan kelimelerin konuşması için...
Kabuk bağlayan yaraların iyileşmesi için... 
Sür... 

Bir gün...
Şarkılar teğet geçmiş...
Kuşların bile uçması değişmiş,
Aşinalık kaybolmuş,
dilin susmaktan yorulmuş,
gelenler gitmiş, kalanlar yabancılaşmış,
duygular kiralık, ruhlar satılık olmuşsa birden...
Ve şaşırmanın artık lüks olduğu yaşlarda,
sen bile şaşırmadığına şaşırıyorken... 
Sür... 

Bir gün...
Bir de bakacaksın bir dalda pek çok filiz,
gel gör ki meyveden vaz geçeceksin bir tek ışık için...
Dilinin döndüğü yerde aşkı ehlileştirmek için...
İyi ki varsın diyebilmek,
Seni seviyorum'u duyabilmek için...
Süreceksen bunun için süreceksin.
Bir umut...
İyileşirsen allah kerim,
iyileşmezsen benden bilirsin...

Ve O gün...
Benden bir ses çıkmıyorsa eğer...
Bil ki öldüğüm için...
İşte o zaman sür be o zaman sür asıl...
başkasından medet ummamak için.

Ölmesem bırakır mıyım seni iki gramlık koyu tentürdiyota... 
Sür... 


13.10.2009 AÇIKGAZETE'de yayınlanmıştır.

18 Eylül 2009

Anne kurabiyesi


Hani böyle tereyağlı olur da, kıyım kıyım erir ağızda... Topluluk arasında 'un kurabiyesi' derler, aile içindeyse en taktir görür kurabiyedir, asıl ismi 'Anne Kurabiyesi'...

Hani çocukluğumuzun evi gibi kokuverir ev birdenbire, daha doğrusu dört duvarı ev yapan işte o duvarlara sinen kurabiye kokusudur da bizim anlamamız ileriki yaşlara rastlar nedense. Sokak kapısından, merdivenlerden, perdelerin içinden dolaşıp komşunun burnuna değiverir... ve komşunun şöyle bir iç geçirip 'aman da ne güzel koktu efendim' diyesi gelir. İşte o koku annemin un kurabiyesinin kokusudur, annemin evinden gelir ve annemin evi bir ailedir. Hem yumuşacık, hem kıyır kıyır, daima bağışlayıcı ve daima derin bir musıki gibi...

Çocukluğumun kurabiyelerinin tuhaf bir tadı vardır ağzımı buran. O kurabiyeler ki sonradan marka oldular lüks pastanelerde, onlarda güzel ama aile kavramımın gelişmesine yardımcı olan kurabiyelerin yerini hiç bir zaman dolduramadılar, ne de olsa ilk imza anneme ait. Şimdikilerin içinde evde yapılamamış olmanın serzenişi var sanki, ruhu mu yok ne? Keşke annem yanımda olsa da anne evi gibi koksa evim dediğim çok olur. Sahici gelir anne kurabiyelerim şimdiki marka kurabiyelerin yanında... ve sahici bir ev olur evim o kurabiye kokusuyla.


Zarif bir kokusu vardır bu anne kurabiyesinin. Üstü asla şekerlenmeyen pudra şekerinin homojen dağılımı, bana tertipli bir hayatın müjdesi gibi gelir. Öyle pürüzsüz, öyle baştan çıkarıcıdır ki... O masum görüntüyü şeytani bir arzuyla mideye göndermek için çırpınırsınız. Eğer çocukluğunuzun mutfağında fırından yeni çıkmış bir un kurabiyesini tepsiden aşırma hikayesi yoksa kuşkusuz bu anlattığım size hiç de tanıdık gelmeyecek... Çünkü şimdiki olgunluğumuzun sırrı, çocukluğumuzun üzerine sinen güzel anların içinde gizlidir ve o anılarla damıtılan çocukluğumuz, bizi anne huzurunu özlemeye itekler yaşımız alıp başını gittikçe...


Ben özlerim kurabiyeyi, 'Onu' özler gibi.. ‘O’ halis muhlis ev yapımı bir kurabiye gibidir. Masumca aşırdığım kurabiyenin şımarık tadı yapışır dudaklarıma onunla her karşılaşmamda... ağzım kamaşır... Öyle huzur dolu ve öyle de adrenalin yüklüdür şu hiçbirşey sandığınız kurabiye benim hayatımda. Bir yağmur günü, büyük pencereden yansıyan İstanbul manzarası ani bir hareketle dağılıverir... İstanbul İstanbul olur koşarken ben mutfağa, evim ev olur... Sanki yalnız değilmişim gibi olur... Memleketini, annesini, sevdiğini özleyenler bunu bilir...

İşte o zaman usulca çıkarıp fırın tepsinini yerinden, kardığım hamuru küçük küçük parçalara ayırırım.. tek tek dizerim yağladığım tepsiye... ve itinayla koyarım sıcak fırının içine...


O sıcak fırın yüreğimdir ve oraya giren hiçbirşey çıkamaz bir daha geriye...




11.09.2009, AÇIKGAZETE'de yayınlanmıştır.

4 Eylül 2009

yüzü deniz kokan adam..














































Eğilip denize...
Yüzünü yıkıyor bir adam...
Deniz kokuyor elleri.
Parmaklarından kayan balıkların sarhoş gürültüsü,
getiriyor keyfini...
Yüzünü yıkıyor adam,
balık kokuyor elleri.
Bir yudum alıyor rakısından,
Ayıklıyor buzunu anılardan...
Güneş batıyor yüzünün ortasından,
Ve kimine doğuyor bir başka ülkede...
Çok da umurunda değil hani kime doğduğu..
Belli ki yorulmuş umurunda olan şeyleri beklemekten...
Biri duruyor ayaklarının dibinde,
Adam uzaklara bakıyor konuşmadan...
Ne diyecek ki hem?
O sadece yüzünü denizle yıkayan bir adam..
Demiyor birşey.
Gelen de gidiyor zaten,
Bir tek onlar kalıyor;
balıklar, martılar
ve yüzü deniz kokan O adam...

20 Ağustos 2009

Bilmen lazım...



Bilmen lâzım, kaşını gözünü itinayla boyamayı...

İsminin hakkını verip ayakta durmayı...

Göle maya çalacak kadar muzip

ama tutmayacağını bilecek kadar da aklını kullanmayı...

Bilmen lâzım, hedefini doğru seçip ıskalamamayı...

Ve koruman gerektiğini soyadının itibarını...

Yoksa köy yollarında Ferrari kullanmaya benzer hayat,

baştan eğreti çizdiysen kalbinin güzergahını.

Büyümek birden bire bastıran yağmur gibi

hazırlıksız yakalayıverir insanı.

Önemini yitirir bir yerden sonra durduğun konumun

enlemselliği, boylamsallığı.

O saatten sonra git bir sahil köyünde balıkçı ol istersen,

soyamadıktan sonra neye yarar, yüregine kazınan pişmanlıkları?

Öğrenmen lâzım, nasıl anlatır bir insan karşındakine meramını?

Duygularına gem vurduğunda, daha mı derin yaralar aşk?

Ay’a gitmek mümkün, ya peki orada yaşama olasılığı?

Değer verdiğin sürece herşey anlamlı,

kurşun döktürmekle geri gelmiyor yaşama sabrı...

Hayat bazen sıradan bir sandöviçin içindeki

küçücük turşu parçasının sirkesinde saklı...

Bilmen lâzım canım yaşamayı bilmen lâzım...

Yoksa insan olmanın kalmıyor bir anlamı.

18 Haziran 2009

Soylu bir deliliktir 21. yüzyılda gerçek sevgi





























Sevdiniz...
ama bir ihtimal
anlamadınız...
Sevginin kolları vardı, gözleri vardı, ağzı vardı...
Kalbi kulaklarında dinlerdi,
kalbi ellerinde dokunurdu,
kalbi gözlerinde okunurdu...
Sevgi konuşurdu.

Sevdiniz... bir ihtimal...
Gürül gürül bir nehirden karışarak denizlere,
dibinde yosun ve çamur tortusu,
dehasından arta kalanlarıyla aşkın...
Öyle ya... aşkla başlardı herşey
ve sevgiyle sürerdi ancak...
Ve deli akmadan anlaşılmazdı değeri
durgun denizlerin...
Sevginin gücüyle varılan o son durak...
Yoksa çok kolaydı doğrusu kendini kandırmak,
şöyle haktan hukuktan bir kılıf giydirmek dost sohbetlerinde,


'ben sevdim mi adam gibi severim' telkinini savurmak.



Sevdiniz biliyorum...
Ve biliyorum görüyorsunuz...
Işığa yapışan pervaneleri de,
soyunan istakozları da,
gün batımını da...
ve doğumunu dağların arkasından...
Ve sardunyaların her bahar
rengarenk açmasını,
ateşböceklerini de geceleri,
mimozaları, ıhlamur ağaçlarını...
Herşeyi gören siz...
Herşeyi duyan siz...
Bu kadar farkında iseniz...
Sözler soyunsaydınız,



sözler giyinseydiniz,


sevgiyi tutabilseydiniz.
Sevdiniz...
ama bir ihtimal
anlamadınız.
Tarihler attınız ama
hiç birini yüreğinize kazımadınız.
Sevdiniz biliyorum
bir ihtimal...
Ve o ihtimal uğruna ne hayatlar harcadınız.

Soylu bir deliliktir 21inci yüzyılda sevmek...
Paha biçilmez bir kaftandır bu sırtınıza geçirdiğiniz..
Herkes bir kere ölmeliydi doğmak için
ve öldünüz biliyorum...
Ve tüm çıplaklığınızla doğmak için yeniden...
Üstelik dirilen sadece siz de değildiniz...
Sizinle beraber ağaçlar da dirildi,
Nergisler... Martılar... Güneş... Ay...

21inci yüzyılın bereketiydi bu,
herşeyi gören gözleriniz...
Gördünüz...
hayat bir çılgınlıktı,
bir kendini arayış...
tek bir varış için bunca yarış...
bayrağı çeken yine kalbinizdi,
sevdiğiniz kadar sevilmek isterdiniz...
ve ne yazık ki ölçmesi mümkünsüz...
ama umudun suyuydu... kök verirdiniz...
Filizlenirdiniz...
Dallarınızda kuşlar şarkı söylerdi...
Soylu bir delilik 21inci yüzyılda gerçek sevgi...
Otla böcekle sarmaş dolaş olacak kadar samimi,
birine sadık kalacak kadar hür
ve söz verecek kadar cesur...

Sevdiniz bir ihtimal
ama anlamadınız...
Üzüldünüz herşeye...
Haberlere, filmlere,
sağda solda olup bitenlere,
ama en çok kendinize...
En çok kendinizi üzdünüz...
Mutsuzluk sindi ürpertinize,
soldu bakışlarınız.
Ne kadar da yorulmuştunuz...
Aslında siz hep yorgundunuz,
sesiniz yorgundu,
sarılışlarınız,
özlemleriniz ...
siz hep sevilmek istediniz
asıl yorgunluğunuz buydu.
Ölümden sonra hayat var mıydı?
merak ettiniz hep...
peki yaşarken ne yaptınız?
Sevdiniz kimbilir...
severken ne yaptınız?
herhangi bir kadın, herhangi bir erkek yaptınız aşkı...
Aşk zannettiniz karşılıksız aşklaşmaları...
Ve yorulan artık sadece siz de değildiniz üstelik.
Herkesi ve herşeyi de yordunuz kendiniz gibi.
Sevdiniz...
ama
bir ihtimal
anlamadınız.
Sevgiyi her daim kral sanan bir aslan,
sevgiyi her daim sürüngen sanan bir yılan yaptınız...

21inci yüzyılın en büyük felaketidir
hala sevgi üzerine konuşuyor olmak.
Azaltabilirsiniz de çoğaltabilirsiniz de,
sevgi hep aynı kalamaz...
Sevdiyseniz...
ki biliyorum siz de sevdiniz...
Ve bir ihtimal
hala göremediyseniz,
hala duyamadıysanız,
hala dokunamadıysanız
ve hala arıyorsanız...
Eh be 21inci yüzyıldayız uyanın artık ...
terkedin aklınızın zararlı kıyılarını...
bu yüzyılın en büyük başarısızlığı
-mış gibi yaşamaktır hayatı...