önsöz

" ... siirle düşünmek! yalnızca buna inanırım. Şiirle düşünmenin karşıtı felsefe yapmaktır. Felsefe ise şiirin temeli olan imgeyi dışlar. Gene felsefe duygusallığa da karşıdır. Şu da var: uzun şiirlerimde hiçbir sorunsalı yanıtlamaya kalkışmam. Sorular sormaya, bu soruları çoğaltmaya (ama yanıtsız bırakmaya) çalışırım hep. nedeni, yazdıkça bilmediklerime, tanımadıklarıma, daha önce duyup düşünmediklerime rastlarım da ondan" EDİP CANSEVER

4 Ekim 2012

b u l u ş m a


Anladın demek?
Neyi anladın?
Hem de ansızın?
Ayakta durmayı?
Yol almayı?
Yorulmayı?
Çoğalmayı?
Anladın?...

Ölümlere durmak, acıları mıhlamak, göğsünü zırhlanmak, susmak zamana, gülmek zamana, ölmek zamana... 
Anladın? 
Bunca yüzyılın, bunca okumanın, bunca adanmışlığın sebepli vazgeçilmezliğini, 
sofrada sıcak ekmek kokusunu... 
kahvaltıda çay buğusunu... 
Anladın demek...  
Bir bekçi gibi beklemedin yani yılların geçmesini, 
bilançosunu tutmadın yani yaşananların? 
Bu da geçti dedin, uyudun-uyandın-yuvarlandın, başın yastıkla, yastığın rüyalarla buluşmasını...
Anladın demek? 
Yoruldum deyince daha da uzadığını yolların 
ve takadin kalmayıncaya kadar koşmanın 
ve acılara yetmeyen - ak ak bitmeyen gözyaşların - gül gül bitmeyen kahkahaların.... 
O suyun tenle buluşmasını, 
dudaklarının o tuzla yanmasını, 
anladın demek hakkıyla gülmesini - ağlamasını? 
Buzun rakıyla saydam-beyaz, anlamın ruhla sade-saf .. buluşmasını? 
Umudun baharla, yalanın belayla... anladın?... 
Gitmelerin o sopsoğuk sindirilmiş korkaklığını, 
kavganın o gözükara saldırganlığını,  
bütün bu şeyleri şey yapan herşeyi, 
herşeyden vazgeçiren bir şeyi, 
bir şeyi herşey yapan o şeyi, 
aklının arasından sızan küçük böceği... 
Anladın demek?  
Demek anladın sevilmeyi de... sevmek gibi anladın demek? 
Demek sıcacık bir fırın gibiydi yürek, 
demek anlamlı sevmelerin mahrumiyeti hiç bir şeyle değiştirilemeyecek?  
Anladın demek? 
Demek oyalı yazmalarından anneni,  
sarı bukleli bebeklerinden kardeşini, 
demek kanamalı bisiklet düşmelerini, 
demek misketlerin toprağa açtığı çukurları ... 
Karlı kış akşamlarının kestane kokularını, 
yüzünün papatya açtığı aşklaşmaları, 
oklu üfürüklü oyunları, 
sarı serin sonbaharları, 
bir tek bakışı, 
bir tek bakışın oyuncaksız oyunlaşmalarını, 
yaşanası yılların yaşanmamış pişmanlığını, 
bir küçücük günaydının akasya ağaçlarını delirten heyecanını, 
bir dokunuşun yalan da olsa -yalanı çok geç anlayan- var olası umutlarını, 
kapı kapı dolaştıran -her ne hikmetse asla sahibine değil hep başkalarına ulaşan- duygularını...
Anladın... öyle mi?  
Yaşama iten, ittirilen, illa da yaşa dedirten, yolları aşındırdın demek?
Aşksızlığa düştün de 'ağrım yok, sızım yok, borçluyum alnımdaki çizgiye bana aşk gerek' dedin demek.
'Eller tutmazsa tutmasın, ben tutarım ellerimi, yalnız kalmasın yeter' demek?... 
'vurulmuşum öyle bir vurulmuşum ki... o büyük gün -büyük olduğunu çok sonra anladığın- aya ulaşmayı değil yanlızca sana ulaşmayı ummuşum' demek... 
Denize sarılır gibi... Neye sarıldığını bilmeden ama neyin içinde olduğunu hissettiren o büyük
o muazzam-o büyük suyun, o devasal mavinin özgürlüğüyle buluştun demek....   

Hayır... 

anladığın hiçbir şey yok.  

Geminin limanla buluşma umududur, geminin dalgalarla ortaklığı ... 
Yakayı bir araya getiren bir ilik-bir düğme değil, zarif bir boynu koruma sorumluluğu.. 
bu başka şey. 
Açın ekmekle, savaşın zaferle, etin toprakla… 
annenin çocuğuyla, yastığın öbür yastıkla, 
küçücük bir merhabanın koca bir hayatla  buluşması…başka... 
Zaman?... 
Zaman ufukta bir gemi... 
Yaklaştıkça kısalıyor mesafe, yaklaştıkça büyüyor resim…  

Aslında anladığın... hiç birşey yok?... 


Benden sonra hayat var mı?.. 
Senden sonra hayat yok... 


bu.. 

Sibel Bengü-Açıkgazete

26 Ağustos 2012

Suya tutunca geçmeyen masal...














































Yüzünü görünce geçerdi…
Hüzün…
Kirpiklerinin harında
yakalanırdım aşka…
toplu tüfekli girişirdik hayata.
Uzun cümleler duymak elzemdi
neşeli sabahlar için.
Fırıldak bir şehrin ortasında
nasıl da yarım kalmıştık.
Biz bir masal kitabından kapıyı çarpıp çıkan 
ilk masal kahramanlarıydık.

yüzünü görünce geçerdi.
sıkıntı yoksulluk yalnızlık ...
Eski kullanılmamış tozlu bir silah gibi
itinayla kaldırırdım  bu derin iç geçirmeyi
kutusuna.
Sen 
koskocaman bir dev'din benim masalımda...

bir gün ...
Koca bir gönye dayadın yalnızlığıma
dimdik durmak zorundaydım artık hayata.
Burnunun kaf dağında öldü melekler,
bundan böyle
bir tek sen okuma diye inleyecekti bütün şiirler.

Gökten üç elma düştü 
biri benim başıma
biri sana, biri de okuyana...
artık kim hangi masalı nasıl anladıysa...




http://www.izmirizmir.net/bilesenler/galeri/resim.php?resim_no=5206

29 Nisan 2012

gitmek


Bilmiyorum ki yakın bir tren istasyonu var mı bulunduğun yerde? Varsa eğer seyret inenleri binenleri... Sevdiklerini karşılayan yüzlerin çocuklaşan gözlerini seyret... Nasıl da sıkıca sararlar birbirlerini. Hani çok yaz-çok kış görmüş tren raylarının uzaklaştıkça birbirine kavuşuyormuş gibi görünen, ama asla bir araya gelmeyen...O özlem kokusu... 

Tren garlarının bir kavuşturma hali vardır çok sevenleri... Hani yine de bilir insan durduğu yerde inip geri dönebileceğini. Hani ne de olsa yakındır mesafe, ne de olsa dönecektir giden geri... Öyleymiş hani... Öyleymiş gibi... Öyle mi?... 

Ya hava limanları?..  Uzak memleketlerin ve bilhassa ismi söylenmesi zor gurbet şehirlerinin o büyük durakları... Orada milliyeti gözlerinden okunan insanlar bulunur... Kaderlerine söz geçirirmiş gibi sopsoğuk bakarlar gözünün yuvarlağına, hani birbirimizden farklıymışız gibi, hani etten kemikten değilmişiz, hani tek bayrağın altında farklı suçlardan aranan sabıkalılarmışız gibi... Hani aynı şeylere üzülüp gülmezmişiz gibi... Hani hayatları boyunca bir sıcacık özlemle hiç sarılmamışlar gibi boş bakarlar yüzüne. Ne bileyim belki sevdikleri insanlardan ayrılanların bir perde iner gözlerine. Bir daha kavuşamayacak olmalarının hüznü çöker göz çukurlarına... Belki sırf o yüzdendir bakışların seyrelmesi ve o seyrelmenin buz gibi mermere vuran aksi.

Ama tren garları öyle mi? Özlediğinde çok özlediğinde insan, tren raylarının kokusu gelir burnunun ucuna. illaki bir kavuşmanın ve bir ayrılık anının çok uzun sürmeyeceğini bildiği bir rahatlık hissi... Dibinde ot biten, çiçek açan bir acayip kokan o rayları... Güneş altında kızgın ve kurşuni o demir yığınlarını bu kadar özleyebileceğin gelir mi hiç  aklına?  O köy kokan katarları bir gün seveceğin gelir mi hiç?...

İnsan yüreğine bir asma kilit takıyor çok uzaklara gitmeyi göze alınca. Hiç kimse asılmasın o kilide, kimse açmasın istiyor.  Telefon sesine ürpertiyle uzanıyor eli, posta kutularını hallaç pamuğu gibi karıştırıp karıştırıp, hani aslında çok da bulmak istemediği bir mektubun izini sürüyor. Bir selam filan da beklemiyor, muhtemelen o selamın o özlem kokusunu hatırlatacağını bildiğinden... İstemiyor bir ses gelsin uzak yerlerden... tanımadığı birinden, o tanıdık kokuyu, -belki bir gözyaşı kokusudur bu, parmaklarına değen bir terin bulaşığı- belki sevmelere geç kalınmışlığın yaralı şarkısı-... duymak istemiyor insan ... Hele de gördükçe selamı götürecek kişinin özlemini çalma mücadelesini.. İstemiyor.. hiç istemiyor bir selam göndermek ...

Uzun, zor, ağır suskunluklara düşüyor insan uzaklara gitti mi... hasta mı, mutsuz mu, yorgun mu kalanlar bilinmez ki... Tanıdık ama bir gün değişecek gözlerin - kırışacak gözlerin ve kimbilir sensiz ağlayacak gözlerin sahibi olan o isim... o isimler... İnsan unutma hevesiyle siliyor hafızasındaki bütün kelimeleri... 

‘Bak  önümüz yaz’ diyor biri,  gittiği yerde yağmurlar var belli ki...’ Özlediğinde... çok özlediğinde mesela...’ diyor diğeri... ‘O şarkıyı da sevmezsin sen ya... Ama hani nebileyim duymuşsundur orada burada... Tesadüfen denk gelmiştir radyonun bir kanalında, ismi gelmiyor aklıma... neydi, hani hani... boşver.. sırası mı şimdi?'...  iki lafın sonunu getiremiyor, ‘neyse’ diyor... ‘bak önümüz yaz’ diyor biri... Birinin gittiği şehirde yağmurlar yağıyor... diğeri ...

İnsan uzaklaştıkça araması lüzumlu insanlardan,  daha çok kaçıyor yüreğine çöken acılardan. Önce çok acıyor ama diri diri dikiyor yüreğinin yırtılan yerlerini. İstiyor ki hiç bir şey dökülmesin, hiç bir şey düşüp ezilmesin, öylece dursun, öylece sımsıkı dursun istiyor biriktirdiği özlemi. Susuyor insan böyle ayrılık günleri. ‘Bak önümüz yaz, nasıl da güzel kokar ıhlamurlar’ ..’ Sus’ diyor diğeri... Susuyorlar... Havalimanı bir morgdan farksız şimdi.

Ne de olsa bir çırpıda unutmak, yavaş yavaş azalmaktan çok daha iyi ... Nasırlaşmış bir özlemi yaşamaktansa, bir havalimanın kargo bölümünde kaybolmaya, bir bavulun içinde sus pus olmaya razı oluyor insan... ‘Uzun yolların uzun bekleyeni olur’ diyor biri , ama biliyor bir zaman sonra bekleyişlere de kapatıyor insan kendini...

Tren rayları kokuyor burnunun ucunda.  ‘arama’... ‘sorma’...’ yazma’... ‘selam gönderme’ diyor... Programlamaya çalışıyor insan kendini, sanki kocaman bir harddiskmiş gibi yüreği. ‘Uzun yolların uzun bekleyenleri olur ama beni bekleyen biri yapma’ diyor diğeri...‘Beni unutma’ demiyor, diyemiyor insan... ‘hoşçakal’ demiyor... diyemiyor ... ‘bak önümüz yaz’ diyor... ‘nasıl da güzel kokar ıhlamurlar’...  ‘beni özle’ demiyor, diyemiyor.. ‘.hani bir şarkı vardı’ diyor, ‘ismi aklıma gelmiyor’... 

uçaklar... hava da infilak eden duygular gibi... döndürmüyor gidenleri geri...
ya trenler...trenler öyle mi?... 
cama dayanan yüzün,  derin bir hüznü işliyor hayat kasnağına....

5 Nisan 2012

nar ağacı

































Nar ağacı çiçek açtığında gelmiştin.
Ne inanılmaz bir teslimiyetti seni sevişim.
En yüksek ayarıydı kalbimin,
göğsüme değen parmak izin.
Şimdi de gidiyorsun..
Git hadi...Neyi götüreceksin benden?
Gözlerimin sana bakan rengini mi?
omuzuma sıvanan şefkati mi alıp gideceksin?
Meyve veren ağacı mı,
her bakışmada sana kızaran yanakları mı?
Çiçek açmaz ki nar ağacı ben olmadan,
ağacı mı söküp götüreceksin?

İçinde ordular barındıran,
her süngüde acıyan,
her kurşun da yara alan
ama ölmeyen...
ama ölmeyen bu kalbi mi götüreceksin?
Beni mi götüreceksin benden?
O kadar kolay mı taşınmak gözlerimden?
Git hadi ben bu cesareti kendimde bulmuşken...
Şüphesiz bir anda solar çiçekler,
renkler, İstanbul ve en iyi şiirler.
Ama ne külkedisi bir prenses,
ne de bal kabağı süslü bir araba...
Kandıramam kendimi yokluğunla.
Zaten ne var ki bende sana ait?
ne bir hırka ne bir ayakkabı...
Çift kişi yaşanmazsa tütmüyor aşkın bacası .
al bende olan ne varsa al...
içimin yangınları işine yarar mı?

Bir gün çıkıp gelsen ne fayda,
ben defteri dürdükten sonra?
Hangi küs kanarya canlanabilir toprakta?
Hangi ağaç kök salabilir bir anda?
Hangi nar çiçek verir durup dururken?
Neyi toplayıp gideceksin benden?
Kavgam kendimle benim...
Kavgamı mı alıp gideceksin?
Ağacın narını mı?
Hangi kafesteki kanaryayı?
ikimizin bir kanaryası mı oldu?
ikimizin terliği mi oldu?
ikimizin yastığı mı neyi oldu?
neyi alıp gideceksin ?

Nasıl kıyarsın narımın çiçeğini koparmaya?
Sen oraya hiç dokundun mu?...
Dokunsaydın gider miydin?
Onca yastık altı kelimenin,
hangisini dinledin...
Dinleseydin gider miydin?
Al hadi ellerini, ayaklarını al götür...
Nar mevsimi değil artık hiç bir mevsim...

4 Nisan 2012

ok'lu yay'lı hikaye...



Gece yarılanmış, baş ağırlaşmış...
tazyikli gözyaşlarıyla sulanıyor aklım.

Sana büyük caddelerin birinden yazıyorum.
Kimbilir uyuyorsun…
yada ben bir rüyada dolaşıyorum…
Susuz ve buzlu aklım
bardaktan boşanırcasına
saçılıyor kaldırımlara…
Kaynağından fışkıran bir nehirdi eskiden gözyaşlarım,
mahalle çeşmesinde sebil olmuş artık baksana…


Sana büyük caddelerden birinde susuyorum.
Ne anlatacağını bilemez ya hani bir ok,
varıncaya kadar hedefine.
Işte öyle…
Hiç bir nedeni de yoktur bir yay’ı germenin…
Olsun yine de…
Yani gerilen yay’a
neden gerildin diye sorulur mu?
Ok memnun mudur bu duruma, sorulur mu?
Sana büyük caddelerden birinde oklu yaylı
sevdalanıyorum...


Yetenek gerektirmeyen tek şeydir aşk,
ve ne acıdır ki çoğunlukla
seni seveni ıskalarsın
seni sevmeyeni özleyerek…
Oysa sevmek…
Bir okun hedefe saplanması gibi
basit bir şeydir de…
Bütün mesele yayın ok’a ok’un hedefe kilitlenme sürecinde..
Bu oklu yaylı kelimelerin karmaşası
canımızın yanlışlığı mı,
canımızın yanmışlığı mı bilinmez?
Herkes herşeyi biliyor sorsan,
Ve niyeyse fütursuz bir kaçma telaşı,
iş ciddiye binince.


Sana büyük caddelerden birinde soruyorum…
Şu savunma mekanizması denen şey,
ne kadar da araştırmacı değil mi?
Hep kendinden başkasını suçlu buluyor.
Bence’nin sence’nin uzandığı konu vasat.
Birilerinin gönlü olsun diye konuşuyor herkes…
ve sırf bu yüzden herkes herkese tuzak.
Bir zaman sonra hiç bir şeye şaşırmıyor akıl,
karanlıkta birşeyler aranıp duruyor el yordamıyla,
bulduğu da iki göz iki kaş.
Elbet yetinmeyi bilir akıl,
ama ya aşk?


Sana büyük caddelerin birinden ağlıyorum…


Bilmelisin ki bizzati yakınlaşmalarımız,
başı dönen kelimelerimizin
hedef tutturma kaygısıyla değil,
bir okun tamamen iç güdüsel hareketiyle gerçekleşmiştir.
Her ne yaşandıysa yaşansın,
yay gerildiğine değmiştir.






sibelbengu@yahoo.com


http://www.acikgazete.com/yazarlar/sibel-bengu/2012/03/11/ok-lu-yay-li-hikaye.htm?aid=45906

4 Ekim 2012

b u l u ş m a


Anladın demek?
Neyi anladın?
Hem de ansızın?
Ayakta durmayı?
Yol almayı?
Yorulmayı?
Çoğalmayı?
Anladın?...

Ölümlere durmak, acıları mıhlamak, göğsünü zırhlanmak, susmak zamana, gülmek zamana, ölmek zamana... 
Anladın? 
Bunca yüzyılın, bunca okumanın, bunca adanmışlığın sebepli vazgeçilmezliğini, 
sofrada sıcak ekmek kokusunu... 
kahvaltıda çay buğusunu... 
Anladın demek...  
Bir bekçi gibi beklemedin yani yılların geçmesini, 
bilançosunu tutmadın yani yaşananların? 
Bu da geçti dedin, uyudun-uyandın-yuvarlandın, başın yastıkla, yastığın rüyalarla buluşmasını...
Anladın demek? 
Yoruldum deyince daha da uzadığını yolların 
ve takadin kalmayıncaya kadar koşmanın 
ve acılara yetmeyen - ak ak bitmeyen gözyaşların - gül gül bitmeyen kahkahaların.... 
O suyun tenle buluşmasını, 
dudaklarının o tuzla yanmasını, 
anladın demek hakkıyla gülmesini - ağlamasını? 
Buzun rakıyla saydam-beyaz, anlamın ruhla sade-saf .. buluşmasını? 
Umudun baharla, yalanın belayla... anladın?... 
Gitmelerin o sopsoğuk sindirilmiş korkaklığını, 
kavganın o gözükara saldırganlığını,  
bütün bu şeyleri şey yapan herşeyi, 
herşeyden vazgeçiren bir şeyi, 
bir şeyi herşey yapan o şeyi, 
aklının arasından sızan küçük böceği... 
Anladın demek?  
Demek anladın sevilmeyi de... sevmek gibi anladın demek? 
Demek sıcacık bir fırın gibiydi yürek, 
demek anlamlı sevmelerin mahrumiyeti hiç bir şeyle değiştirilemeyecek?  
Anladın demek? 
Demek oyalı yazmalarından anneni,  
sarı bukleli bebeklerinden kardeşini, 
demek kanamalı bisiklet düşmelerini, 
demek misketlerin toprağa açtığı çukurları ... 
Karlı kış akşamlarının kestane kokularını, 
yüzünün papatya açtığı aşklaşmaları, 
oklu üfürüklü oyunları, 
sarı serin sonbaharları, 
bir tek bakışı, 
bir tek bakışın oyuncaksız oyunlaşmalarını, 
yaşanası yılların yaşanmamış pişmanlığını, 
bir küçücük günaydının akasya ağaçlarını delirten heyecanını, 
bir dokunuşun yalan da olsa -yalanı çok geç anlayan- var olası umutlarını, 
kapı kapı dolaştıran -her ne hikmetse asla sahibine değil hep başkalarına ulaşan- duygularını...
Anladın... öyle mi?  
Yaşama iten, ittirilen, illa da yaşa dedirten, yolları aşındırdın demek?
Aşksızlığa düştün de 'ağrım yok, sızım yok, borçluyum alnımdaki çizgiye bana aşk gerek' dedin demek.
'Eller tutmazsa tutmasın, ben tutarım ellerimi, yalnız kalmasın yeter' demek?... 
'vurulmuşum öyle bir vurulmuşum ki... o büyük gün -büyük olduğunu çok sonra anladığın- aya ulaşmayı değil yanlızca sana ulaşmayı ummuşum' demek... 
Denize sarılır gibi... Neye sarıldığını bilmeden ama neyin içinde olduğunu hissettiren o büyük
o muazzam-o büyük suyun, o devasal mavinin özgürlüğüyle buluştun demek....   

Hayır... 

anladığın hiçbir şey yok.  

Geminin limanla buluşma umududur, geminin dalgalarla ortaklığı ... 
Yakayı bir araya getiren bir ilik-bir düğme değil, zarif bir boynu koruma sorumluluğu.. 
bu başka şey. 
Açın ekmekle, savaşın zaferle, etin toprakla… 
annenin çocuğuyla, yastığın öbür yastıkla, 
küçücük bir merhabanın koca bir hayatla  buluşması…başka... 
Zaman?... 
Zaman ufukta bir gemi... 
Yaklaştıkça kısalıyor mesafe, yaklaştıkça büyüyor resim…  

Aslında anladığın... hiç birşey yok?... 


Benden sonra hayat var mı?.. 
Senden sonra hayat yok... 


bu.. 

Sibel Bengü-Açıkgazete

26 Ağustos 2012

Suya tutunca geçmeyen masal...














































Yüzünü görünce geçerdi…
Hüzün…
Kirpiklerinin harında
yakalanırdım aşka…
toplu tüfekli girişirdik hayata.
Uzun cümleler duymak elzemdi
neşeli sabahlar için.
Fırıldak bir şehrin ortasında
nasıl da yarım kalmıştık.
Biz bir masal kitabından kapıyı çarpıp çıkan 
ilk masal kahramanlarıydık.

yüzünü görünce geçerdi.
sıkıntı yoksulluk yalnızlık ...
Eski kullanılmamış tozlu bir silah gibi
itinayla kaldırırdım  bu derin iç geçirmeyi
kutusuna.
Sen 
koskocaman bir dev'din benim masalımda...

bir gün ...
Koca bir gönye dayadın yalnızlığıma
dimdik durmak zorundaydım artık hayata.
Burnunun kaf dağında öldü melekler,
bundan böyle
bir tek sen okuma diye inleyecekti bütün şiirler.

Gökten üç elma düştü 
biri benim başıma
biri sana, biri de okuyana...
artık kim hangi masalı nasıl anladıysa...




http://www.izmirizmir.net/bilesenler/galeri/resim.php?resim_no=5206

29 Nisan 2012

gitmek


Bilmiyorum ki yakın bir tren istasyonu var mı bulunduğun yerde? Varsa eğer seyret inenleri binenleri... Sevdiklerini karşılayan yüzlerin çocuklaşan gözlerini seyret... Nasıl da sıkıca sararlar birbirlerini. Hani çok yaz-çok kış görmüş tren raylarının uzaklaştıkça birbirine kavuşuyormuş gibi görünen, ama asla bir araya gelmeyen...O özlem kokusu... 

Tren garlarının bir kavuşturma hali vardır çok sevenleri... Hani yine de bilir insan durduğu yerde inip geri dönebileceğini. Hani ne de olsa yakındır mesafe, ne de olsa dönecektir giden geri... Öyleymiş hani... Öyleymiş gibi... Öyle mi?... 

Ya hava limanları?..  Uzak memleketlerin ve bilhassa ismi söylenmesi zor gurbet şehirlerinin o büyük durakları... Orada milliyeti gözlerinden okunan insanlar bulunur... Kaderlerine söz geçirirmiş gibi sopsoğuk bakarlar gözünün yuvarlağına, hani birbirimizden farklıymışız gibi, hani etten kemikten değilmişiz, hani tek bayrağın altında farklı suçlardan aranan sabıkalılarmışız gibi... Hani aynı şeylere üzülüp gülmezmişiz gibi... Hani hayatları boyunca bir sıcacık özlemle hiç sarılmamışlar gibi boş bakarlar yüzüne. Ne bileyim belki sevdikleri insanlardan ayrılanların bir perde iner gözlerine. Bir daha kavuşamayacak olmalarının hüznü çöker göz çukurlarına... Belki sırf o yüzdendir bakışların seyrelmesi ve o seyrelmenin buz gibi mermere vuran aksi.

Ama tren garları öyle mi? Özlediğinde çok özlediğinde insan, tren raylarının kokusu gelir burnunun ucuna. illaki bir kavuşmanın ve bir ayrılık anının çok uzun sürmeyeceğini bildiği bir rahatlık hissi... Dibinde ot biten, çiçek açan bir acayip kokan o rayları... Güneş altında kızgın ve kurşuni o demir yığınlarını bu kadar özleyebileceğin gelir mi hiç  aklına?  O köy kokan katarları bir gün seveceğin gelir mi hiç?...

İnsan yüreğine bir asma kilit takıyor çok uzaklara gitmeyi göze alınca. Hiç kimse asılmasın o kilide, kimse açmasın istiyor.  Telefon sesine ürpertiyle uzanıyor eli, posta kutularını hallaç pamuğu gibi karıştırıp karıştırıp, hani aslında çok da bulmak istemediği bir mektubun izini sürüyor. Bir selam filan da beklemiyor, muhtemelen o selamın o özlem kokusunu hatırlatacağını bildiğinden... İstemiyor bir ses gelsin uzak yerlerden... tanımadığı birinden, o tanıdık kokuyu, -belki bir gözyaşı kokusudur bu, parmaklarına değen bir terin bulaşığı- belki sevmelere geç kalınmışlığın yaralı şarkısı-... duymak istemiyor insan ... Hele de gördükçe selamı götürecek kişinin özlemini çalma mücadelesini.. İstemiyor.. hiç istemiyor bir selam göndermek ...

Uzun, zor, ağır suskunluklara düşüyor insan uzaklara gitti mi... hasta mı, mutsuz mu, yorgun mu kalanlar bilinmez ki... Tanıdık ama bir gün değişecek gözlerin - kırışacak gözlerin ve kimbilir sensiz ağlayacak gözlerin sahibi olan o isim... o isimler... İnsan unutma hevesiyle siliyor hafızasındaki bütün kelimeleri... 

‘Bak  önümüz yaz’ diyor biri,  gittiği yerde yağmurlar var belli ki...’ Özlediğinde... çok özlediğinde mesela...’ diyor diğeri... ‘O şarkıyı da sevmezsin sen ya... Ama hani nebileyim duymuşsundur orada burada... Tesadüfen denk gelmiştir radyonun bir kanalında, ismi gelmiyor aklıma... neydi, hani hani... boşver.. sırası mı şimdi?'...  iki lafın sonunu getiremiyor, ‘neyse’ diyor... ‘bak önümüz yaz’ diyor biri... Birinin gittiği şehirde yağmurlar yağıyor... diğeri ...

İnsan uzaklaştıkça araması lüzumlu insanlardan,  daha çok kaçıyor yüreğine çöken acılardan. Önce çok acıyor ama diri diri dikiyor yüreğinin yırtılan yerlerini. İstiyor ki hiç bir şey dökülmesin, hiç bir şey düşüp ezilmesin, öylece dursun, öylece sımsıkı dursun istiyor biriktirdiği özlemi. Susuyor insan böyle ayrılık günleri. ‘Bak önümüz yaz, nasıl da güzel kokar ıhlamurlar’ ..’ Sus’ diyor diğeri... Susuyorlar... Havalimanı bir morgdan farksız şimdi.

Ne de olsa bir çırpıda unutmak, yavaş yavaş azalmaktan çok daha iyi ... Nasırlaşmış bir özlemi yaşamaktansa, bir havalimanın kargo bölümünde kaybolmaya, bir bavulun içinde sus pus olmaya razı oluyor insan... ‘Uzun yolların uzun bekleyeni olur’ diyor biri , ama biliyor bir zaman sonra bekleyişlere de kapatıyor insan kendini...

Tren rayları kokuyor burnunun ucunda.  ‘arama’... ‘sorma’...’ yazma’... ‘selam gönderme’ diyor... Programlamaya çalışıyor insan kendini, sanki kocaman bir harddiskmiş gibi yüreği. ‘Uzun yolların uzun bekleyenleri olur ama beni bekleyen biri yapma’ diyor diğeri...‘Beni unutma’ demiyor, diyemiyor insan... ‘hoşçakal’ demiyor... diyemiyor ... ‘bak önümüz yaz’ diyor... ‘nasıl da güzel kokar ıhlamurlar’...  ‘beni özle’ demiyor, diyemiyor.. ‘.hani bir şarkı vardı’ diyor, ‘ismi aklıma gelmiyor’... 

uçaklar... hava da infilak eden duygular gibi... döndürmüyor gidenleri geri...
ya trenler...trenler öyle mi?... 
cama dayanan yüzün,  derin bir hüznü işliyor hayat kasnağına....

5 Nisan 2012

nar ağacı

































Nar ağacı çiçek açtığında gelmiştin.
Ne inanılmaz bir teslimiyetti seni sevişim.
En yüksek ayarıydı kalbimin,
göğsüme değen parmak izin.
Şimdi de gidiyorsun..
Git hadi...Neyi götüreceksin benden?
Gözlerimin sana bakan rengini mi?
omuzuma sıvanan şefkati mi alıp gideceksin?
Meyve veren ağacı mı,
her bakışmada sana kızaran yanakları mı?
Çiçek açmaz ki nar ağacı ben olmadan,
ağacı mı söküp götüreceksin?

İçinde ordular barındıran,
her süngüde acıyan,
her kurşun da yara alan
ama ölmeyen...
ama ölmeyen bu kalbi mi götüreceksin?
Beni mi götüreceksin benden?
O kadar kolay mı taşınmak gözlerimden?
Git hadi ben bu cesareti kendimde bulmuşken...
Şüphesiz bir anda solar çiçekler,
renkler, İstanbul ve en iyi şiirler.
Ama ne külkedisi bir prenses,
ne de bal kabağı süslü bir araba...
Kandıramam kendimi yokluğunla.
Zaten ne var ki bende sana ait?
ne bir hırka ne bir ayakkabı...
Çift kişi yaşanmazsa tütmüyor aşkın bacası .
al bende olan ne varsa al...
içimin yangınları işine yarar mı?

Bir gün çıkıp gelsen ne fayda,
ben defteri dürdükten sonra?
Hangi küs kanarya canlanabilir toprakta?
Hangi ağaç kök salabilir bir anda?
Hangi nar çiçek verir durup dururken?
Neyi toplayıp gideceksin benden?
Kavgam kendimle benim...
Kavgamı mı alıp gideceksin?
Ağacın narını mı?
Hangi kafesteki kanaryayı?
ikimizin bir kanaryası mı oldu?
ikimizin terliği mi oldu?
ikimizin yastığı mı neyi oldu?
neyi alıp gideceksin ?

Nasıl kıyarsın narımın çiçeğini koparmaya?
Sen oraya hiç dokundun mu?...
Dokunsaydın gider miydin?
Onca yastık altı kelimenin,
hangisini dinledin...
Dinleseydin gider miydin?
Al hadi ellerini, ayaklarını al götür...
Nar mevsimi değil artık hiç bir mevsim...

4 Nisan 2012

ok'lu yay'lı hikaye...



Gece yarılanmış, baş ağırlaşmış...
tazyikli gözyaşlarıyla sulanıyor aklım.

Sana büyük caddelerin birinden yazıyorum.
Kimbilir uyuyorsun…
yada ben bir rüyada dolaşıyorum…
Susuz ve buzlu aklım
bardaktan boşanırcasına
saçılıyor kaldırımlara…
Kaynağından fışkıran bir nehirdi eskiden gözyaşlarım,
mahalle çeşmesinde sebil olmuş artık baksana…


Sana büyük caddelerden birinde susuyorum.
Ne anlatacağını bilemez ya hani bir ok,
varıncaya kadar hedefine.
Işte öyle…
Hiç bir nedeni de yoktur bir yay’ı germenin…
Olsun yine de…
Yani gerilen yay’a
neden gerildin diye sorulur mu?
Ok memnun mudur bu duruma, sorulur mu?
Sana büyük caddelerden birinde oklu yaylı
sevdalanıyorum...


Yetenek gerektirmeyen tek şeydir aşk,
ve ne acıdır ki çoğunlukla
seni seveni ıskalarsın
seni sevmeyeni özleyerek…
Oysa sevmek…
Bir okun hedefe saplanması gibi
basit bir şeydir de…
Bütün mesele yayın ok’a ok’un hedefe kilitlenme sürecinde..
Bu oklu yaylı kelimelerin karmaşası
canımızın yanlışlığı mı,
canımızın yanmışlığı mı bilinmez?
Herkes herşeyi biliyor sorsan,
Ve niyeyse fütursuz bir kaçma telaşı,
iş ciddiye binince.


Sana büyük caddelerden birinde soruyorum…
Şu savunma mekanizması denen şey,
ne kadar da araştırmacı değil mi?
Hep kendinden başkasını suçlu buluyor.
Bence’nin sence’nin uzandığı konu vasat.
Birilerinin gönlü olsun diye konuşuyor herkes…
ve sırf bu yüzden herkes herkese tuzak.
Bir zaman sonra hiç bir şeye şaşırmıyor akıl,
karanlıkta birşeyler aranıp duruyor el yordamıyla,
bulduğu da iki göz iki kaş.
Elbet yetinmeyi bilir akıl,
ama ya aşk?


Sana büyük caddelerin birinden ağlıyorum…


Bilmelisin ki bizzati yakınlaşmalarımız,
başı dönen kelimelerimizin
hedef tutturma kaygısıyla değil,
bir okun tamamen iç güdüsel hareketiyle gerçekleşmiştir.
Her ne yaşandıysa yaşansın,
yay gerildiğine değmiştir.






sibelbengu@yahoo.com


http://www.acikgazete.com/yazarlar/sibel-bengu/2012/03/11/ok-lu-yay-li-hikaye.htm?aid=45906