önsöz

" ... siirle düşünmek! yalnızca buna inanırım. Şiirle düşünmenin karşıtı felsefe yapmaktır. Felsefe ise şiirin temeli olan imgeyi dışlar. Gene felsefe duygusallığa da karşıdır. Şu da var: uzun şiirlerimde hiçbir sorunsalı yanıtlamaya kalkışmam. Sorular sormaya, bu soruları çoğaltmaya (ama yanıtsız bırakmaya) çalışırım hep. nedeni, yazdıkça bilmediklerime, tanımadıklarıma, daha önce duyup düşünmediklerime rastlarım da ondan" EDİP CANSEVER

5 Aralık 2014

Gökte yakut - yerde zift karası










Çok büyük yaraların çok küçük ilaçları olur aslında…


Pamuğa renk verdiği kadar ete renk vermez tentürdiyot…


Bilinmez ki niye açılmış niye büyümüş zamanında


ve kim nasıl onarır?…


Kimse sormaz da ağzını açıp,


ağız doludur ama hep kendine çalışır.


bir gün kabuk düşer, yara apaçık çıkar ortaya..


tek bir sözcükle başlar büyük travma…


Bir kaçmak gelir o zaman insana…


Korkar acaba yine mi açılacaktır yeni bir yara…


Çünkü hiç kimse…


kadın da olsa adam da…


Bilmez ki büyük yaraların küçük ilaçları vardır aslında.






İçelim…






Adamlar erken ölür bilir misin niye?


Çünkü ayrılık başa gelmeden anlaşılmaz ne kadar derindir yara.


Sonra bir durmak gelir, bir susmak gelir, sulara kaçılır, güneye kaçılır, çöllere kaçılır…


Kuruyan göğsü başkaları sulasın diye…


Alnın külrengi kireç rengi bembeyaz,


yüzünün ortasında iki delik, kör olursun kör…


Acımadı diyemezsin


acır çünkü…


Çünkü hiç kimse…


kadın da olsa adam da…


Bilmez ki büyük yaraların küçük ilaçları vardır aslında…






İçelim…






Bir an gelir sığamazsın buzlu bardağa…


Şahlanarak gelir o isim, kurulur yüzünün ortasına.


Kaç iklim geçer böyle bilinmez, tüm heybetiyle oturur tahta masaya.


Barut olur, bulut olur, dut olur şişedeki balık, öldürür, diriltir, yeniden doğdurur…


Duman eder adamı bu sarhoşluk.


Ve niçinini gelenin ve niçinini gidenin anlaması için çıplak bir yüreğin,


hiç sönmeyen meşale gibi yanması lazımdır gözlerin.


Kör olursun…


Kör olursun kimse görmez seni!..


Hüzzam bir makam siner dudaklarına,


artık anla ki o isim açacaktır en büyük deliği şakağına.


Ve kızgın bir mühür dağlayacaktır hiç kapanmayan yarana…


Ve kurcalanan kabuk, kanayacaktır her sarhoş bakışmada…


Ve kuşlar ve böcekler ve buna tanık olan herkes şaşıracaktır sana bakıp bakıp…


Çünkü içinde hiç dinmeyen bir susuzluk hissi ile göründükçe şişenin dibi,


hatırlatıp duracaktır alnına kazınan o ismi…


oysa kimse hiç kimse…


kadında olsa adam da…


Bilmez ki büyük yaraların küçük ilaçları vardır aslında…






İçelim…






Mangalda balık, şişede rakı…


Gökte yakut, yerde zift karası…


Ve buzlu bardakta buram buram bir şiir kokusu…



Bu gece dalgaların tuzu, acıyan yerlerime dokundu.






Sanki dışımda bir dev ve onun yüce gururu,


yüzyıllık uykumdan beni nihayet uyandırdı.


Ve gözlerinin şehzade yalnızlığı,


ağzımdan bu kelimeleri taşırdı.






İçelim…






Hikayemi istiyorsun…





işte sana hikaye…


Hizmeti aşk olacaksa şu iki satırın,


Al eline de öyle dinle kalbinin iktidarını.


İnsan tutamaz be bir saatten sonra şahlanan aklını…


Tek bir isim kazınır hafızana,


ve O’dur bütün hikayelerin tek kahramanı…


İnanma canım sen herkesin söylediğine…


Bir sürü hikaye değildir insanın aşk hayatı.






İçelim…






Mangalda balık, şişede rakı…


Gökte yakut, yerde zift karası…


Ve buzlu bardakta buram buram bir şiir kokusu..


Ve aktıkça büyüyen bir şelaledir sanki gönlünün sınırları…


Bu ne şımarıklıktır, insanı kapı kapı dolaştıran…


Herkülden güçlü, Erostan hızlı?


Ne güzel şeydir bulut olmak tahta masada…


Ve eğilip toplamak gözyaşlarını ince kumda…


Bu ne şıklıktır, bu ne zerafettir canım akşam akşam?


Göğsünün çemberinden, çocuklar atlar tek tek..


Aşk; buzlu rakı bardağında ince bir gönül sızısı,


Ve erik çiçeği ve güzelim nar kızılı…


Ve insan dikilip kalbinin karşısına …


Be hey der, be hey aslanların kralı,


Beni sen taşıyacaksın bundan böyle biraz da…


Şakır şakır bir yağmur, bu ne şimdi yaz ortası?


Aşktan yana borcun da yok halbuki?


Var mı?






İşte o vakit …


Bir isim gelir bulandırır aklını…


Durun be dersin…


durun gemiler dönmeyin artık…


biri doldurdu sizi özleyen bu limanı…


O an anla ki kader alnının tam ortasına,


silinmeyecek bir iz bıraktı…


işte bak…


işte şurası…


Dışarıya yakut görünür, içeriye zift karası…









İçelim…







Deniz çekildi, çakıltaşları ıslak, battı güneş sarısı…


Bir baktım bir adamın tam kalbinin üstünde,


dibine kadar bir hançer saplı…


Çekip alırım ben o hançeri almasına ya…


bana düşmez o hançeri çıkarması…


Eh be kimdir kurutan bu deryayı?


Ciğerin yanmış senin, kokusu bulandırdı başımı.


Söyle nereye saklandı sözün doğrusu?


Deştim sözü çektim içinden aşk acısını,


temizledim külleri attım suya,


bu intihar karası akşamı…













İçelim…






Ayakta dur ölme adam,


etinden et koparıyor her giden.


Demlenmiyor iki bakış iki şiire eklenmeden.


Ayakta dur düşme adam,


aynı anda ayrılmıyor birbirinden iki beden.


Adaletli bitmiyor hiç bir aşk anlasana…


Biri çok yavaş, biri çok hızlı gider diğerinden.


Kurtarsan kurtarsan neyi kurtaracaksın bu tufandan,


çıkar biri demir kazık çakar da kalbinin ortasına,


‘yahu dur ne yaptın’ diyemezsin…


Bir küçücük laf için dünyayı sallarsın da,


kalbinin koca deliğini onaramazsın.


Duvarın mı var adam, durma be adam…


Kime ağlar kime küser, kime susarsın?


Dönüp dolaşıp yine kendine varacaksın.


Sar kollarını kendine hadi,


yine seni kurtaran sen olacaksın.


Deniz çekildi, çakıltaşları ıslak, battı güneş sarısı,


doğamıyor söz, yeşeremiyor filiz,


bu intihar karası akşamı…






İçelim…






Bu son dakka, bu son düşmanlığı kalbinin,


vuslata düşüyor unutmaya bırakılınca.


Ve ölümsüz iki kelime gitmeye niyetlenince…


Giden biliyor şiir olmaya gittiğini.


Sen ölme adam sen sakın ölme,


kınım var bıçağım yok ölme,


şefkatim var kinim yok ölme,


kim kimi kurtarabilmiş ölmekten,


kim kimi getirmiş gittiği yerden?


sevginin orucu mu olur adam gitme?


Çevir sayfayı, ekle başkayı, susma söyle…



Hepimiz şairiz bilirsin sevmeye terkedilince…










İçelim…













Gökte aranmaz ki yerde apaçık duran..


Şiir de olmaz ki canım her yaşanan…


Usul usul biner beyaz atına adam.


Gitme diyemezsin, çünkü ‘gitme’ demek,


göz göze gelinen bir şaşkınlık anında oldukça ironik bir kelimedir…


Başını ağrıtır, mideni bulandırır…



Gitme diyemezsin,


Onun yerine…


Kör olursun.









İçelim…






Kızıldan daha kızıl bir yakuttur gönül taşı,


bir gün tıkayıverir kalbinin musluğunu.


Gelenlere sağır olursun, gidenlere sus olursun,


koyunları sayarsın,


tilkileri sayarsın,


kör olursun.


Uykudan ağır, ölümden sağır, kör olursun.



Gidersin…


Ne kim arar seni, ne kim sorar…


Ne bir çiçek biter yamacında, ne güneş açar,


bir anda geçsin istersin aylar, yıllar…


Durursun yattığın yerde hiç kıpırdamadan.


Gel diyemezsin, çünkü ‘gel’ demek, biraz aşifte bir kelimedir…


Gururunu zedeler..


Gel diyemezsin,


Onun yerine…


Kör olursun.









İçelim…






Bir kere giden, bin kere öldürür kalanı…


Uzun selvilerin gölgesinde yapayalnız kalır sevgili.


Hiç bir gelen de 'seni kim üzdü böyle' demez ki…



'Kimler çekti suyunu, kimler öldürdü' demez ki…


Kaf dağının eteklerinde, hem yetim hem öksüz…


Bir çalı, bir çırpı, bir yaban gülü gibi tek başına,


kör olursun…


kör olursun…


Hadi git kolaysa karış kalabalıklara…


Hadi git…


hadi göster kendini ..


Dışarıya yakut görünür, içinin zifti…









İçelim…






Yıllar yıllar önce diz altı çoraplarımı çekiştire çekiştire.. kanayan yerlerimi gizlediğim…


Bisiklet düşmeleri gibi sızladı bacağım.


Sanki daha dün gibi.. sanki zaman durmuş hiç geçmemiş gibi…



Bir haziran sabahı, tatile uyanan o küçük kızın kirpiklerini,


denize uzanan taşlık yolda hatırladım kendimi…









İçelim…







Şimdi sen sen olmaya gidiyorsun ya, ben ben olmaya kalıyorum madem…


Aç gardiyan kalbimin kapılarını!..


Gardiyan sustu, zinciri çözdü, saldı içimdeki adamı…


Sofrada kalkan, şişede rakı…


Gökte yakut, yerde zift karası..


Övünmeyi kesti, yerinmeyi bıraktı akıl,


İçtikçe içtikçe hatırladı,


Sevdi mi nasıl sever bir adam kadınını?


Gardiyan ne yaptın sen?


En sıkı tuttuğun anda bıraktın sen?


Dönmeyecek ulan giden…


Dinmeyecek ulan sevdan…


Haksızlığın kim verecek hesabını?


Hakkın nedir kazandığı?


Koy teraziye paylaşımları,


artık anla kime yol verdiğini, kimi karşıladığını…









İçelim…



Karanfiller soluyor bir cenazenin başında,


çakıldı tahtalar bir çukurun yamacına.


Eh be korkusuz aşk, eh be…


ben ne yaptım sana?


Ne yaptım da kurudu gözlerinde yaş?


Ne yapmadım da çekildi seni tutan baş?


Ulan desene ölmedin sen,


Temmuzu var daha bunun, ağustosu var…


Demir bile paslanır be durduğu yerde,


Toprak bile çürür be gittiğinde…


Gardiyan ne yaptın sen?


Gardiyan ne yaptın?






katil misin sen?









Sibel Bengü

5 Aralık 2014

Gökte yakut - yerde zift karası










Çok büyük yaraların çok küçük ilaçları olur aslında…


Pamuğa renk verdiği kadar ete renk vermez tentürdiyot…


Bilinmez ki niye açılmış niye büyümüş zamanında


ve kim nasıl onarır?…


Kimse sormaz da ağzını açıp,


ağız doludur ama hep kendine çalışır.


bir gün kabuk düşer, yara apaçık çıkar ortaya..


tek bir sözcükle başlar büyük travma…


Bir kaçmak gelir o zaman insana…


Korkar acaba yine mi açılacaktır yeni bir yara…


Çünkü hiç kimse…


kadın da olsa adam da…


Bilmez ki büyük yaraların küçük ilaçları vardır aslında.






İçelim…






Adamlar erken ölür bilir misin niye?


Çünkü ayrılık başa gelmeden anlaşılmaz ne kadar derindir yara.


Sonra bir durmak gelir, bir susmak gelir, sulara kaçılır, güneye kaçılır, çöllere kaçılır…


Kuruyan göğsü başkaları sulasın diye…


Alnın külrengi kireç rengi bembeyaz,


yüzünün ortasında iki delik, kör olursun kör…


Acımadı diyemezsin


acır çünkü…


Çünkü hiç kimse…


kadın da olsa adam da…


Bilmez ki büyük yaraların küçük ilaçları vardır aslında…






İçelim…






Bir an gelir sığamazsın buzlu bardağa…


Şahlanarak gelir o isim, kurulur yüzünün ortasına.


Kaç iklim geçer böyle bilinmez, tüm heybetiyle oturur tahta masaya.


Barut olur, bulut olur, dut olur şişedeki balık, öldürür, diriltir, yeniden doğdurur…


Duman eder adamı bu sarhoşluk.


Ve niçinini gelenin ve niçinini gidenin anlaması için çıplak bir yüreğin,


hiç sönmeyen meşale gibi yanması lazımdır gözlerin.


Kör olursun…


Kör olursun kimse görmez seni!..


Hüzzam bir makam siner dudaklarına,


artık anla ki o isim açacaktır en büyük deliği şakağına.


Ve kızgın bir mühür dağlayacaktır hiç kapanmayan yarana…


Ve kurcalanan kabuk, kanayacaktır her sarhoş bakışmada…


Ve kuşlar ve böcekler ve buna tanık olan herkes şaşıracaktır sana bakıp bakıp…


Çünkü içinde hiç dinmeyen bir susuzluk hissi ile göründükçe şişenin dibi,


hatırlatıp duracaktır alnına kazınan o ismi…


oysa kimse hiç kimse…


kadında olsa adam da…


Bilmez ki büyük yaraların küçük ilaçları vardır aslında…






İçelim…






Mangalda balık, şişede rakı…


Gökte yakut, yerde zift karası…


Ve buzlu bardakta buram buram bir şiir kokusu…



Bu gece dalgaların tuzu, acıyan yerlerime dokundu.






Sanki dışımda bir dev ve onun yüce gururu,


yüzyıllık uykumdan beni nihayet uyandırdı.


Ve gözlerinin şehzade yalnızlığı,


ağzımdan bu kelimeleri taşırdı.






İçelim…






Hikayemi istiyorsun…





işte sana hikaye…


Hizmeti aşk olacaksa şu iki satırın,


Al eline de öyle dinle kalbinin iktidarını.


İnsan tutamaz be bir saatten sonra şahlanan aklını…


Tek bir isim kazınır hafızana,


ve O’dur bütün hikayelerin tek kahramanı…


İnanma canım sen herkesin söylediğine…


Bir sürü hikaye değildir insanın aşk hayatı.






İçelim…






Mangalda balık, şişede rakı…


Gökte yakut, yerde zift karası…


Ve buzlu bardakta buram buram bir şiir kokusu..


Ve aktıkça büyüyen bir şelaledir sanki gönlünün sınırları…


Bu ne şımarıklıktır, insanı kapı kapı dolaştıran…


Herkülden güçlü, Erostan hızlı?


Ne güzel şeydir bulut olmak tahta masada…


Ve eğilip toplamak gözyaşlarını ince kumda…


Bu ne şıklıktır, bu ne zerafettir canım akşam akşam?


Göğsünün çemberinden, çocuklar atlar tek tek..


Aşk; buzlu rakı bardağında ince bir gönül sızısı,


Ve erik çiçeği ve güzelim nar kızılı…


Ve insan dikilip kalbinin karşısına …


Be hey der, be hey aslanların kralı,


Beni sen taşıyacaksın bundan böyle biraz da…


Şakır şakır bir yağmur, bu ne şimdi yaz ortası?


Aşktan yana borcun da yok halbuki?


Var mı?






İşte o vakit …


Bir isim gelir bulandırır aklını…


Durun be dersin…


durun gemiler dönmeyin artık…


biri doldurdu sizi özleyen bu limanı…


O an anla ki kader alnının tam ortasına,


silinmeyecek bir iz bıraktı…


işte bak…


işte şurası…


Dışarıya yakut görünür, içeriye zift karası…









İçelim…







Deniz çekildi, çakıltaşları ıslak, battı güneş sarısı…


Bir baktım bir adamın tam kalbinin üstünde,


dibine kadar bir hançer saplı…


Çekip alırım ben o hançeri almasına ya…


bana düşmez o hançeri çıkarması…


Eh be kimdir kurutan bu deryayı?


Ciğerin yanmış senin, kokusu bulandırdı başımı.


Söyle nereye saklandı sözün doğrusu?


Deştim sözü çektim içinden aşk acısını,


temizledim külleri attım suya,


bu intihar karası akşamı…













İçelim…






Ayakta dur ölme adam,


etinden et koparıyor her giden.


Demlenmiyor iki bakış iki şiire eklenmeden.


Ayakta dur düşme adam,


aynı anda ayrılmıyor birbirinden iki beden.


Adaletli bitmiyor hiç bir aşk anlasana…


Biri çok yavaş, biri çok hızlı gider diğerinden.


Kurtarsan kurtarsan neyi kurtaracaksın bu tufandan,


çıkar biri demir kazık çakar da kalbinin ortasına,


‘yahu dur ne yaptın’ diyemezsin…


Bir küçücük laf için dünyayı sallarsın da,


kalbinin koca deliğini onaramazsın.


Duvarın mı var adam, durma be adam…


Kime ağlar kime küser, kime susarsın?


Dönüp dolaşıp yine kendine varacaksın.


Sar kollarını kendine hadi,


yine seni kurtaran sen olacaksın.


Deniz çekildi, çakıltaşları ıslak, battı güneş sarısı,


doğamıyor söz, yeşeremiyor filiz,


bu intihar karası akşamı…






İçelim…






Bu son dakka, bu son düşmanlığı kalbinin,


vuslata düşüyor unutmaya bırakılınca.


Ve ölümsüz iki kelime gitmeye niyetlenince…


Giden biliyor şiir olmaya gittiğini.


Sen ölme adam sen sakın ölme,


kınım var bıçağım yok ölme,


şefkatim var kinim yok ölme,


kim kimi kurtarabilmiş ölmekten,


kim kimi getirmiş gittiği yerden?


sevginin orucu mu olur adam gitme?


Çevir sayfayı, ekle başkayı, susma söyle…



Hepimiz şairiz bilirsin sevmeye terkedilince…










İçelim…













Gökte aranmaz ki yerde apaçık duran..


Şiir de olmaz ki canım her yaşanan…


Usul usul biner beyaz atına adam.


Gitme diyemezsin, çünkü ‘gitme’ demek,


göz göze gelinen bir şaşkınlık anında oldukça ironik bir kelimedir…


Başını ağrıtır, mideni bulandırır…



Gitme diyemezsin,


Onun yerine…


Kör olursun.









İçelim…






Kızıldan daha kızıl bir yakuttur gönül taşı,


bir gün tıkayıverir kalbinin musluğunu.


Gelenlere sağır olursun, gidenlere sus olursun,


koyunları sayarsın,


tilkileri sayarsın,


kör olursun.


Uykudan ağır, ölümden sağır, kör olursun.



Gidersin…


Ne kim arar seni, ne kim sorar…


Ne bir çiçek biter yamacında, ne güneş açar,


bir anda geçsin istersin aylar, yıllar…


Durursun yattığın yerde hiç kıpırdamadan.


Gel diyemezsin, çünkü ‘gel’ demek, biraz aşifte bir kelimedir…


Gururunu zedeler..


Gel diyemezsin,


Onun yerine…


Kör olursun.









İçelim…






Bir kere giden, bin kere öldürür kalanı…


Uzun selvilerin gölgesinde yapayalnız kalır sevgili.


Hiç bir gelen de 'seni kim üzdü böyle' demez ki…



'Kimler çekti suyunu, kimler öldürdü' demez ki…


Kaf dağının eteklerinde, hem yetim hem öksüz…


Bir çalı, bir çırpı, bir yaban gülü gibi tek başına,


kör olursun…


kör olursun…


Hadi git kolaysa karış kalabalıklara…


Hadi git…


hadi göster kendini ..


Dışarıya yakut görünür, içinin zifti…









İçelim…






Yıllar yıllar önce diz altı çoraplarımı çekiştire çekiştire.. kanayan yerlerimi gizlediğim…


Bisiklet düşmeleri gibi sızladı bacağım.


Sanki daha dün gibi.. sanki zaman durmuş hiç geçmemiş gibi…



Bir haziran sabahı, tatile uyanan o küçük kızın kirpiklerini,


denize uzanan taşlık yolda hatırladım kendimi…









İçelim…







Şimdi sen sen olmaya gidiyorsun ya, ben ben olmaya kalıyorum madem…


Aç gardiyan kalbimin kapılarını!..


Gardiyan sustu, zinciri çözdü, saldı içimdeki adamı…


Sofrada kalkan, şişede rakı…


Gökte yakut, yerde zift karası..


Övünmeyi kesti, yerinmeyi bıraktı akıl,


İçtikçe içtikçe hatırladı,


Sevdi mi nasıl sever bir adam kadınını?


Gardiyan ne yaptın sen?


En sıkı tuttuğun anda bıraktın sen?


Dönmeyecek ulan giden…


Dinmeyecek ulan sevdan…


Haksızlığın kim verecek hesabını?


Hakkın nedir kazandığı?


Koy teraziye paylaşımları,


artık anla kime yol verdiğini, kimi karşıladığını…









İçelim…



Karanfiller soluyor bir cenazenin başında,


çakıldı tahtalar bir çukurun yamacına.


Eh be korkusuz aşk, eh be…


ben ne yaptım sana?


Ne yaptım da kurudu gözlerinde yaş?


Ne yapmadım da çekildi seni tutan baş?


Ulan desene ölmedin sen,


Temmuzu var daha bunun, ağustosu var…


Demir bile paslanır be durduğu yerde,


Toprak bile çürür be gittiğinde…


Gardiyan ne yaptın sen?


Gardiyan ne yaptın?






katil misin sen?









Sibel Bengü