önsöz

" ... siirle düşünmek! yalnızca buna inanırım. Şiirle düşünmenin karşıtı felsefe yapmaktır. Felsefe ise şiirin temeli olan imgeyi dışlar. Gene felsefe duygusallığa da karşıdır. Şu da var: uzun şiirlerimde hiçbir sorunsalı yanıtlamaya kalkışmam. Sorular sormaya, bu soruları çoğaltmaya (ama yanıtsız bırakmaya) çalışırım hep. nedeni, yazdıkça bilmediklerime, tanımadıklarıma, daha önce duyup düşünmediklerime rastlarım da ondan" EDİP CANSEVER

18 Haziran 2008

özgürlük mü yoksa bir kafes mi?


Yüzün.. mavi değil hayır... bana kalırsa turuncu… kafesini arayan kuşlar gibi… belki de sadece.. üşümüş bir bedenin, iki sıcak parmağın üzerinde durma isteği...

Her teslim oluş, bilinçli bir sığınma isteği değil mi?... Yüzün… yüzün mavi değil hayır…

Bu gece İstanbul, evsizlerin sarhoş bakışlarıyla dolu... kaşkollar sallanıyor ev kılıklarından... Gece serin ve yağmurlu... Sabah olunca ayılacak gökyüzü.. Az önce biri dillendirdi ağırdan ağır dilini …. -Sen yoksa dedi... -Sen kafesini arayan kuş musun?.. Ya sen dedim... -Ya sen?... yüzü... mavi değildi hayır...

Aynı anda gelen şeyler vardır.. Yanyana ama taban tabana zıttıyla gelir... Siyah beyazla… Şüphe inançla... Korku cesaretle... Özgürlük esaretle… Aşk teslimiyetle…  Aynı anda gelirler... Hepimiz ama hepimiz... O tüyleri ıpıslak, kafesini arayan yorgun kuşlar gibiydik aslında… Bir kaçmak geliyordu bir koşmak, bir atıvermek kendini denize, soğuğa dayanmak, sıcağa yayılmak, tembel işi bir rehavet, birden bire susuvermek, birdenbire gülüvermek… ve sonunda müthiş bir yorgunluk .. Şimdiden kaçıp, yarın olduğunda düne öykünmek miydi marifet?… Şimdinin büyüsünü kaçırmaktı aslında bütün gaflet..kendini teslim edememek. Öfkeyse öfke, ilgiyse ilgi, neyin ortasında ve neye ihtiyacımız olduğunu ifade edememek…

ölüm dediğimiz şey, gözden çıkardığımız ideallerimizin ve isteklerimizin çürüdüğü yerdi.. Hastalıklar, içimizdeki çocuğun şefkat histerisine tutulmuş belirtileriydi… Oysa sevginin bir zıttı yoktu, nefrete dönüşen sevgi sevgi değildi, hiçbirşey değildi, sevginin benzeri belki bir aldatmacası, ucuna takılıp gidiveren bir yanılsamaydı, sadece o kadardı ve sadece o kadar olan şeylerden ancak öfke doğardı... Sevmek su gibiydi, sevmek renksizdi .. Yüzünü yıkadığında renk verirdi... Yüzün…mavi değil hayır… Alıp dalgaları kollarının arasına köpüklenecek değilsin, niye illa maviyle özgürleşesin?... Ne renksen öyledir gitmenin rengi...

Neye inanmak istiyorduk? Belki bize doğru gelen en yalana… Niçin inanmak istiyorduk kurtarıcımız olduğunu sandığımız şeyin olmayan varlığına? Kötü belki kötü değildi.. İyi de belki iyi değildi.. Şimdiye bakabilmekti belki, yarının düne öykünmesini hafifletecek tek sebep… Kimine hızlı kalıyorduk, kimine koşarak yetişemiyorduk… Kimine derin bir kuyu, kimine deniz oluyorduk… Nasıl sevdiysek bir öncekinde, tam tersi oluyorduk diğerinde… Hep iyi değildik, hep kötü de değildik. Ya nasıl dolduruyorduk içimizdeki boşluğu, dünde yaşanmış ne varsa tersyüz edip büyük büyük kılıflar örüyorduk, tek bir merhabanın giydiriveriyorduk üzerine… Kimileri buna tecrübe diyordu… Sevmenin tecrübesi mi vardı? Oldurmaya çalışan bir ukalalık ve bir ikna zorunluluğu? ... yoo hayır öyle değil böylenin, siyah değil beyazın, uzun değil kısanın inatlaşmaları? Belki söylediklerimizden gidiyorduk, belki söyleyemediklerimizden... gideceğimizi bile bilmeden... vedasız… Bu süre içinde kime değdiyse kolumuz, bacağımız, kardeş, dost, komşu, arkadaş kimse artık… Hepsinde başka bir renk bırakıyorduk... Hepsi başka tanıyordu bizi, arkada bizi tanıdığını zanneden bir 'nasıl bilirdiniz' cemaati...

İstanbul... Uçmayı unutturan,  uçma isteğini azaltan, bir 'dur kıpırdama' şarkısı bırakıyor ağzıma... Yüzün... Senle başlayan bir turuncu...Ve senle biten bir durma isteği.. Yüzün... Mavi değil hayır .. Kimbilir belki… 'Kafesin biri, bir kuş aramaya çıkmıştır' Kafka'nın dediği gibi ... Belki sadece budur... Ve kuşlar bunun için bu kadar şaşkındır... Özgürlük mü, yoksa bir kafes mi?

18 Haziran 2008

özgürlük mü yoksa bir kafes mi?


Yüzün.. mavi değil hayır... bana kalırsa turuncu… kafesini arayan kuşlar gibi… belki de sadece.. üşümüş bir bedenin, iki sıcak parmağın üzerinde durma isteği...

Her teslim oluş, bilinçli bir sığınma isteği değil mi?... Yüzün… yüzün mavi değil hayır…

Bu gece İstanbul, evsizlerin sarhoş bakışlarıyla dolu... kaşkollar sallanıyor ev kılıklarından... Gece serin ve yağmurlu... Sabah olunca ayılacak gökyüzü.. Az önce biri dillendirdi ağırdan ağır dilini …. -Sen yoksa dedi... -Sen kafesini arayan kuş musun?.. Ya sen dedim... -Ya sen?... yüzü... mavi değildi hayır...

Aynı anda gelen şeyler vardır.. Yanyana ama taban tabana zıttıyla gelir... Siyah beyazla… Şüphe inançla... Korku cesaretle... Özgürlük esaretle… Aşk teslimiyetle…  Aynı anda gelirler... Hepimiz ama hepimiz... O tüyleri ıpıslak, kafesini arayan yorgun kuşlar gibiydik aslında… Bir kaçmak geliyordu bir koşmak, bir atıvermek kendini denize, soğuğa dayanmak, sıcağa yayılmak, tembel işi bir rehavet, birden bire susuvermek, birdenbire gülüvermek… ve sonunda müthiş bir yorgunluk .. Şimdiden kaçıp, yarın olduğunda düne öykünmek miydi marifet?… Şimdinin büyüsünü kaçırmaktı aslında bütün gaflet..kendini teslim edememek. Öfkeyse öfke, ilgiyse ilgi, neyin ortasında ve neye ihtiyacımız olduğunu ifade edememek…

ölüm dediğimiz şey, gözden çıkardığımız ideallerimizin ve isteklerimizin çürüdüğü yerdi.. Hastalıklar, içimizdeki çocuğun şefkat histerisine tutulmuş belirtileriydi… Oysa sevginin bir zıttı yoktu, nefrete dönüşen sevgi sevgi değildi, hiçbirşey değildi, sevginin benzeri belki bir aldatmacası, ucuna takılıp gidiveren bir yanılsamaydı, sadece o kadardı ve sadece o kadar olan şeylerden ancak öfke doğardı... Sevmek su gibiydi, sevmek renksizdi .. Yüzünü yıkadığında renk verirdi... Yüzün…mavi değil hayır… Alıp dalgaları kollarının arasına köpüklenecek değilsin, niye illa maviyle özgürleşesin?... Ne renksen öyledir gitmenin rengi...

Neye inanmak istiyorduk? Belki bize doğru gelen en yalana… Niçin inanmak istiyorduk kurtarıcımız olduğunu sandığımız şeyin olmayan varlığına? Kötü belki kötü değildi.. İyi de belki iyi değildi.. Şimdiye bakabilmekti belki, yarının düne öykünmesini hafifletecek tek sebep… Kimine hızlı kalıyorduk, kimine koşarak yetişemiyorduk… Kimine derin bir kuyu, kimine deniz oluyorduk… Nasıl sevdiysek bir öncekinde, tam tersi oluyorduk diğerinde… Hep iyi değildik, hep kötü de değildik. Ya nasıl dolduruyorduk içimizdeki boşluğu, dünde yaşanmış ne varsa tersyüz edip büyük büyük kılıflar örüyorduk, tek bir merhabanın giydiriveriyorduk üzerine… Kimileri buna tecrübe diyordu… Sevmenin tecrübesi mi vardı? Oldurmaya çalışan bir ukalalık ve bir ikna zorunluluğu? ... yoo hayır öyle değil böylenin, siyah değil beyazın, uzun değil kısanın inatlaşmaları? Belki söylediklerimizden gidiyorduk, belki söyleyemediklerimizden... gideceğimizi bile bilmeden... vedasız… Bu süre içinde kime değdiyse kolumuz, bacağımız, kardeş, dost, komşu, arkadaş kimse artık… Hepsinde başka bir renk bırakıyorduk... Hepsi başka tanıyordu bizi, arkada bizi tanıdığını zanneden bir 'nasıl bilirdiniz' cemaati...

İstanbul... Uçmayı unutturan,  uçma isteğini azaltan, bir 'dur kıpırdama' şarkısı bırakıyor ağzıma... Yüzün... Senle başlayan bir turuncu...Ve senle biten bir durma isteği.. Yüzün... Mavi değil hayır .. Kimbilir belki… 'Kafesin biri, bir kuş aramaya çıkmıştır' Kafka'nın dediği gibi ... Belki sadece budur... Ve kuşlar bunun için bu kadar şaşkındır... Özgürlük mü, yoksa bir kafes mi?