önsöz

" ... siirle düşünmek! yalnızca buna inanırım. Şiirle düşünmenin karşıtı felsefe yapmaktır. Felsefe ise şiirin temeli olan imgeyi dışlar. Gene felsefe duygusallığa da karşıdır. Şu da var: uzun şiirlerimde hiçbir sorunsalı yanıtlamaya kalkışmam. Sorular sormaya, bu soruları çoğaltmaya (ama yanıtsız bırakmaya) çalışırım hep. nedeni, yazdıkça bilmediklerime, tanımadıklarıma, daha önce duyup düşünmediklerime rastlarım da ondan" EDİP CANSEVER

30 Mart 2008

Can çekişiyor pullu güzel bir balık... taze gelin gibi titriyor bedeni. Diyemiyor beni öldüren işte bu insan eli... işte O el... O tutan yakalayan öldüren el... Beyaz tüle damlayan kırmızı yağmur damlaları gibi lekeli... Yatağı topla, valizi hazırla, al biletleri... Bağla kalbini, söndür ümitlerini... Bir düdük bir çığlık belki öyle bir olta ve oltanın ucunda bir can pazarı... Titrek üşümüş yorgun poyrazlarda... Belki senin, belki benim, belki benim olduğunu henüz bilmediğimin parmak uçlarından gelecek ölüm. Öyle sessiz öyle sıradan öyle ani...
Bu gördüğün göz değil, bakmasını bilmeyene, uzat parmaklarını ama hissetmek isteyene... Şunu bil ki seni ancak bir çılgın anlayabilir ve bir de oltanın ucundaki balık, titreyen bir beyaz gelin bedeninde... ve uzanan insan elin, sana bir faydası olmayacak gittiğinde...

27 Mart 2008

Havada bir şey var...

Birşey var...
Söylenemeyen, anlatılamayan, saklanan... 
Belki sıradan, belki şaşırtan, 
belki koca bir yalan. 
Bir şey var yolculuklara zorlayan... 
Bir mektup, bir alo, bir kısık sese muhtaç kılan... 
Bu havada birşey var, 
eskisinden farklı olan.
Bir şey... 
Ele avuca sığmayan, 
boğazına yumruk tıkayan... 
Gitme demeyen, kalma demeyen, susturan. Bir şey var havada seni asılı tutan... Kalbini bir uçurtmanın ucuna bağlayan, aklını küçük lodoslara salan, 'Bu benim' dedirten, bu 'ben değilim' dedirten, şimdi şurada alnının tam ortasında yanan yanan yanan, sönmeyen... bir şey var...

Alamadığın, satamadığın, kaçıp kurtulamadığın, durup soluklanamadığın, bir şey... Sızlatan, acıtan, kanırtan bir kanama... Güldüren, sevindiren, sindiren bir kavuşma... Ama bir şey... Birşeyden herşeye açılan... herşeyden bir şeye varılamayan, bırakan, yollayan ... Bir şey var havada açıklanamayan...

Ölümden öte yol yok... nedir öyleyse seni durduran?... Bir tohum bir filize nasıl dönüşürse, nasıl çiçek verirse yediveren ... öyle açmaya meyil verdiğin, ama öyle açmayı bir türlü beceremediğin ...bir şey var havada kestiremediğin.

Bir şey ... tarifi zor, anlaşılacağı şüpheli... Bir dipsiz kuyu ki inemediğin, bir uzak ülke ki gidemediğin, kaybolduğun, kaybettiğin, yeniden keşfettiğin... Susuzluğun, doymuşluğun, karda ayak izin, kumdan kulelerin... Çocukluğun, erginliğin, yetişkinliğin... Bir şey var havada yetişemediğin...

Yoksa; bütün bu açaklanamayan şeyleri üzerine yıktığımız dünyanın, bize 'artık yeter' deme şekli mi ? Küresel ısınma böyle bir şey mi? Bu solan yüzlerin, eksik gülüşlerin, gitmelere zorlayan, gelmelerden alıkoyan izahı zor bakışların, kendini yakıp kül etme cinneti mi? Küresel ısınma dedikleri şey bir intihar girişimi mi? Dünya daha ne kadar taşıyabilir bu suskun yüzleri?

Madem aklın koca bir mağara... bu mağaradan seslenen bir kere de sen olsana... Bakalım cevap verir mi bu ‘birşey’ sana... Ne biçimdir bu ‘bir şey’ neye benzer, anlatsana... Bu kadar ısınırken dünya, niye kalbin hala buzul çağında?

11 Mart 2008

Sadece bakmasak olmaz mı?

Gökkuşağından kaysak,
bulutlara uzansak, 
yıldızlara dokunsak, 
kuşlar gibi özgür uçsak, 
Saint-Exupéry’nin Küçük Prens‘indeki şu tuhaf gezegeni komşu kapısı yapsak..
olmaz mı?

Yani sadece bakmasak?..

Yuvarlanan misketler gibi toprakta dağılsak dağılsak, bir küçük çocuğun parmaklarında tekrar birleşsek olmaz mı? Su bulutu olsak baharlarda ve sızım sızım yağsak yollara, Galata’ya, Küçüksu’ya, Moda’ya... bir sevgilinin parmaklarına düşsek, o parmaklar uzanıp o dudaklara dokunsa, onu sustursa ve siz sadece yağıp geçmediğinizi, bu dokunmayla ne çok şeyi değiştirebileceğinizi anlasanız olmaz mı?...

Bir kelebek olsak, koca çınarın üstünden yıllarca çıkmamacasına kazınan kalbe konsak.. olmaz mı? Kızmasak, küsmesek, ayağımız tökezlemese... Düşmesek, kırılmasak, hastalanmasak, suçlamasak başkalarını... Kendimizi görebilsek, kandırılmadan yaşanabileceğini öğrenebilsek, savaşlar olmasa ve hiçbir anne oğlundan ayrılmasa, beklentilerle ömür tüketmesek, tek bir doğruda buluşmak adına birbirimizi yemesek, randevu anlarında - asansörde - patronun yanında -flörtlerde kasılmasak, bir avuç leblebi için kavga eden ülkelerden olmasak, sarılmayı adettendir diye değil de özlemlerimizi dindiren bir kavrayış olarak görsek olmaz mı?

Yapamadıklarımızdan pişman olmamak için kapılarımızı sonuna kadar açsak, yani sadece aralamasak yahut perdenin arkasından bakmasak... O son kapı da kendimizi açıklanamaz bulmasak olmaz mı?

Bir de en mühimi; şu gözlerini değdirdiğin o gözlerden uzaklaşabilmeyi ancak ve ancak yağmurlu bir fırtına anına denk getirmesen… Gözyaşlarına uzansan, omuzuna dokunsan, kör kuyularda ve açık denizlerde yapayalnız , ipsiz dümensiz bırakmasan olmaz mı ? Yani sadece bakmasan olmaz mı? O bir türlü anlatamadığın, kelimelerin ve mısraların yakınlaştığı ve fakat asla yetmediği tek şey bu bakış olamaz mı?

Hızlı hızlı düşünüp sindire sindire yaşanan öğrencilik günlerimden birinde; Müşfik Kenter’in sesi yankılanıyordu bir Orhan Veli şiirinde. Ve ancak şimdi, şu anda yerini buluyordu kelimeler…

Orta yaşın dantesinde, bedenini toprağa emanet eden bir adamın ölümsüz şairliğinde…


Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.

Herşeyi söylemenin hakikaten mümkün olduğu bir yer var mı Orhan Veli? Orada sadece bakmadan da yaşanabilir mi? Bakmadan yaşamak sonradan da öğrenilebilir mi?

Nazım Hikmet, Abidin Dino’dan mutluluğun resmini istiyordu. Ben de herşeyi söyleyebilmenin mümkün olduğu o yerin adresini istiyorum senden. Diyeceksin ki anlatabilseydim ‘anlatamıyorum’ demezdim zaten. Anlatma kabul, kulağıma fısılda, bu kadar erken ölmeyi göze alabildiğine göre bildiğin bir şey var gittiğin yerde.

Hadi söyle bakmadan sadece yaşamak için yaşanan yer nerede?

30 Mart 2008

Can çekişiyor pullu güzel bir balık... taze gelin gibi titriyor bedeni. Diyemiyor beni öldüren işte bu insan eli... işte O el... O tutan yakalayan öldüren el... Beyaz tüle damlayan kırmızı yağmur damlaları gibi lekeli... Yatağı topla, valizi hazırla, al biletleri... Bağla kalbini, söndür ümitlerini... Bir düdük bir çığlık belki öyle bir olta ve oltanın ucunda bir can pazarı... Titrek üşümüş yorgun poyrazlarda... Belki senin, belki benim, belki benim olduğunu henüz bilmediğimin parmak uçlarından gelecek ölüm. Öyle sessiz öyle sıradan öyle ani...
Bu gördüğün göz değil, bakmasını bilmeyene, uzat parmaklarını ama hissetmek isteyene... Şunu bil ki seni ancak bir çılgın anlayabilir ve bir de oltanın ucundaki balık, titreyen bir beyaz gelin bedeninde... ve uzanan insan elin, sana bir faydası olmayacak gittiğinde...

27 Mart 2008

Havada bir şey var...

Birşey var...
Söylenemeyen, anlatılamayan, saklanan... 
Belki sıradan, belki şaşırtan, 
belki koca bir yalan. 
Bir şey var yolculuklara zorlayan... 
Bir mektup, bir alo, bir kısık sese muhtaç kılan... 
Bu havada birşey var, 
eskisinden farklı olan.
Bir şey... 
Ele avuca sığmayan, 
boğazına yumruk tıkayan... 
Gitme demeyen, kalma demeyen, susturan. Bir şey var havada seni asılı tutan... Kalbini bir uçurtmanın ucuna bağlayan, aklını küçük lodoslara salan, 'Bu benim' dedirten, bu 'ben değilim' dedirten, şimdi şurada alnının tam ortasında yanan yanan yanan, sönmeyen... bir şey var...

Alamadığın, satamadığın, kaçıp kurtulamadığın, durup soluklanamadığın, bir şey... Sızlatan, acıtan, kanırtan bir kanama... Güldüren, sevindiren, sindiren bir kavuşma... Ama bir şey... Birşeyden herşeye açılan... herşeyden bir şeye varılamayan, bırakan, yollayan ... Bir şey var havada açıklanamayan...

Ölümden öte yol yok... nedir öyleyse seni durduran?... Bir tohum bir filize nasıl dönüşürse, nasıl çiçek verirse yediveren ... öyle açmaya meyil verdiğin, ama öyle açmayı bir türlü beceremediğin ...bir şey var havada kestiremediğin.

Bir şey ... tarifi zor, anlaşılacağı şüpheli... Bir dipsiz kuyu ki inemediğin, bir uzak ülke ki gidemediğin, kaybolduğun, kaybettiğin, yeniden keşfettiğin... Susuzluğun, doymuşluğun, karda ayak izin, kumdan kulelerin... Çocukluğun, erginliğin, yetişkinliğin... Bir şey var havada yetişemediğin...

Yoksa; bütün bu açaklanamayan şeyleri üzerine yıktığımız dünyanın, bize 'artık yeter' deme şekli mi ? Küresel ısınma böyle bir şey mi? Bu solan yüzlerin, eksik gülüşlerin, gitmelere zorlayan, gelmelerden alıkoyan izahı zor bakışların, kendini yakıp kül etme cinneti mi? Küresel ısınma dedikleri şey bir intihar girişimi mi? Dünya daha ne kadar taşıyabilir bu suskun yüzleri?

Madem aklın koca bir mağara... bu mağaradan seslenen bir kere de sen olsana... Bakalım cevap verir mi bu ‘birşey’ sana... Ne biçimdir bu ‘bir şey’ neye benzer, anlatsana... Bu kadar ısınırken dünya, niye kalbin hala buzul çağında?

11 Mart 2008

Sadece bakmasak olmaz mı?

Gökkuşağından kaysak,
bulutlara uzansak, 
yıldızlara dokunsak, 
kuşlar gibi özgür uçsak, 
Saint-Exupéry’nin Küçük Prens‘indeki şu tuhaf gezegeni komşu kapısı yapsak..
olmaz mı?

Yani sadece bakmasak?..

Yuvarlanan misketler gibi toprakta dağılsak dağılsak, bir küçük çocuğun parmaklarında tekrar birleşsek olmaz mı? Su bulutu olsak baharlarda ve sızım sızım yağsak yollara, Galata’ya, Küçüksu’ya, Moda’ya... bir sevgilinin parmaklarına düşsek, o parmaklar uzanıp o dudaklara dokunsa, onu sustursa ve siz sadece yağıp geçmediğinizi, bu dokunmayla ne çok şeyi değiştirebileceğinizi anlasanız olmaz mı?...

Bir kelebek olsak, koca çınarın üstünden yıllarca çıkmamacasına kazınan kalbe konsak.. olmaz mı? Kızmasak, küsmesek, ayağımız tökezlemese... Düşmesek, kırılmasak, hastalanmasak, suçlamasak başkalarını... Kendimizi görebilsek, kandırılmadan yaşanabileceğini öğrenebilsek, savaşlar olmasa ve hiçbir anne oğlundan ayrılmasa, beklentilerle ömür tüketmesek, tek bir doğruda buluşmak adına birbirimizi yemesek, randevu anlarında - asansörde - patronun yanında -flörtlerde kasılmasak, bir avuç leblebi için kavga eden ülkelerden olmasak, sarılmayı adettendir diye değil de özlemlerimizi dindiren bir kavrayış olarak görsek olmaz mı?

Yapamadıklarımızdan pişman olmamak için kapılarımızı sonuna kadar açsak, yani sadece aralamasak yahut perdenin arkasından bakmasak... O son kapı da kendimizi açıklanamaz bulmasak olmaz mı?

Bir de en mühimi; şu gözlerini değdirdiğin o gözlerden uzaklaşabilmeyi ancak ve ancak yağmurlu bir fırtına anına denk getirmesen… Gözyaşlarına uzansan, omuzuna dokunsan, kör kuyularda ve açık denizlerde yapayalnız , ipsiz dümensiz bırakmasan olmaz mı ? Yani sadece bakmasan olmaz mı? O bir türlü anlatamadığın, kelimelerin ve mısraların yakınlaştığı ve fakat asla yetmediği tek şey bu bakış olamaz mı?

Hızlı hızlı düşünüp sindire sindire yaşanan öğrencilik günlerimden birinde; Müşfik Kenter’in sesi yankılanıyordu bir Orhan Veli şiirinde. Ve ancak şimdi, şu anda yerini buluyordu kelimeler…

Orta yaşın dantesinde, bedenini toprağa emanet eden bir adamın ölümsüz şairliğinde…


Ağlasam sesimi duyar mısınız, Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.

Herşeyi söylemenin hakikaten mümkün olduğu bir yer var mı Orhan Veli? Orada sadece bakmadan da yaşanabilir mi? Bakmadan yaşamak sonradan da öğrenilebilir mi?

Nazım Hikmet, Abidin Dino’dan mutluluğun resmini istiyordu. Ben de herşeyi söyleyebilmenin mümkün olduğu o yerin adresini istiyorum senden. Diyeceksin ki anlatabilseydim ‘anlatamıyorum’ demezdim zaten. Anlatma kabul, kulağıma fısılda, bu kadar erken ölmeyi göze alabildiğine göre bildiğin bir şey var gittiğin yerde.

Hadi söyle bakmadan sadece yaşamak için yaşanan yer nerede?