önsöz

" ... siirle düşünmek! yalnızca buna inanırım. Şiirle düşünmenin karşıtı felsefe yapmaktır. Felsefe ise şiirin temeli olan imgeyi dışlar. Gene felsefe duygusallığa da karşıdır. Şu da var: uzun şiirlerimde hiçbir sorunsalı yanıtlamaya kalkışmam. Sorular sormaya, bu soruları çoğaltmaya (ama yanıtsız bırakmaya) çalışırım hep. nedeni, yazdıkça bilmediklerime, tanımadıklarıma, daha önce duyup düşünmediklerime rastlarım da ondan" EDİP CANSEVER

29 Nisan 2012

gitmek


Bilmiyorum ki yakın bir tren istasyonu var mı bulunduğun yerde? Varsa eğer seyret inenleri binenleri... Sevdiklerini karşılayan yüzlerin çocuklaşan gözlerini seyret... Nasıl da sıkıca sararlar birbirlerini. Hani çok yaz-çok kış görmüş tren raylarının uzaklaştıkça birbirine kavuşuyormuş gibi görünen, ama asla bir araya gelmeyen...O özlem kokusu... 

Tren garlarının bir kavuşturma hali vardır çok sevenleri... Hani yine de bilir insan durduğu yerde inip geri dönebileceğini. Hani ne de olsa yakındır mesafe, ne de olsa dönecektir giden geri... Öyleymiş hani... Öyleymiş gibi... Öyle mi?... 

Ya hava limanları?..  Uzak memleketlerin ve bilhassa ismi söylenmesi zor gurbet şehirlerinin o büyük durakları... Orada milliyeti gözlerinden okunan insanlar bulunur... Kaderlerine söz geçirirmiş gibi sopsoğuk bakarlar gözünün yuvarlağına, hani birbirimizden farklıymışız gibi, hani etten kemikten değilmişiz, hani tek bayrağın altında farklı suçlardan aranan sabıkalılarmışız gibi... Hani aynı şeylere üzülüp gülmezmişiz gibi... Hani hayatları boyunca bir sıcacık özlemle hiç sarılmamışlar gibi boş bakarlar yüzüne. Ne bileyim belki sevdikleri insanlardan ayrılanların bir perde iner gözlerine. Bir daha kavuşamayacak olmalarının hüznü çöker göz çukurlarına... Belki sırf o yüzdendir bakışların seyrelmesi ve o seyrelmenin buz gibi mermere vuran aksi.

Ama tren garları öyle mi? Özlediğinde çok özlediğinde insan, tren raylarının kokusu gelir burnunun ucuna. illaki bir kavuşmanın ve bir ayrılık anının çok uzun sürmeyeceğini bildiği bir rahatlık hissi... Dibinde ot biten, çiçek açan bir acayip kokan o rayları... Güneş altında kızgın ve kurşuni o demir yığınlarını bu kadar özleyebileceğin gelir mi hiç  aklına?  O köy kokan katarları bir gün seveceğin gelir mi hiç?...

İnsan yüreğine bir asma kilit takıyor çok uzaklara gitmeyi göze alınca. Hiç kimse asılmasın o kilide, kimse açmasın istiyor.  Telefon sesine ürpertiyle uzanıyor eli, posta kutularını hallaç pamuğu gibi karıştırıp karıştırıp, hani aslında çok da bulmak istemediği bir mektubun izini sürüyor. Bir selam filan da beklemiyor, muhtemelen o selamın o özlem kokusunu hatırlatacağını bildiğinden... İstemiyor bir ses gelsin uzak yerlerden... tanımadığı birinden, o tanıdık kokuyu, -belki bir gözyaşı kokusudur bu, parmaklarına değen bir terin bulaşığı- belki sevmelere geç kalınmışlığın yaralı şarkısı-... duymak istemiyor insan ... Hele de gördükçe selamı götürecek kişinin özlemini çalma mücadelesini.. İstemiyor.. hiç istemiyor bir selam göndermek ...

Uzun, zor, ağır suskunluklara düşüyor insan uzaklara gitti mi... hasta mı, mutsuz mu, yorgun mu kalanlar bilinmez ki... Tanıdık ama bir gün değişecek gözlerin - kırışacak gözlerin ve kimbilir sensiz ağlayacak gözlerin sahibi olan o isim... o isimler... İnsan unutma hevesiyle siliyor hafızasındaki bütün kelimeleri... 

‘Bak  önümüz yaz’ diyor biri,  gittiği yerde yağmurlar var belli ki...’ Özlediğinde... çok özlediğinde mesela...’ diyor diğeri... ‘O şarkıyı da sevmezsin sen ya... Ama hani nebileyim duymuşsundur orada burada... Tesadüfen denk gelmiştir radyonun bir kanalında, ismi gelmiyor aklıma... neydi, hani hani... boşver.. sırası mı şimdi?'...  iki lafın sonunu getiremiyor, ‘neyse’ diyor... ‘bak önümüz yaz’ diyor biri... Birinin gittiği şehirde yağmurlar yağıyor... diğeri ...

İnsan uzaklaştıkça araması lüzumlu insanlardan,  daha çok kaçıyor yüreğine çöken acılardan. Önce çok acıyor ama diri diri dikiyor yüreğinin yırtılan yerlerini. İstiyor ki hiç bir şey dökülmesin, hiç bir şey düşüp ezilmesin, öylece dursun, öylece sımsıkı dursun istiyor biriktirdiği özlemi. Susuyor insan böyle ayrılık günleri. ‘Bak önümüz yaz, nasıl da güzel kokar ıhlamurlar’ ..’ Sus’ diyor diğeri... Susuyorlar... Havalimanı bir morgdan farksız şimdi.

Ne de olsa bir çırpıda unutmak, yavaş yavaş azalmaktan çok daha iyi ... Nasırlaşmış bir özlemi yaşamaktansa, bir havalimanın kargo bölümünde kaybolmaya, bir bavulun içinde sus pus olmaya razı oluyor insan... ‘Uzun yolların uzun bekleyeni olur’ diyor biri , ama biliyor bir zaman sonra bekleyişlere de kapatıyor insan kendini...

Tren rayları kokuyor burnunun ucunda.  ‘arama’... ‘sorma’...’ yazma’... ‘selam gönderme’ diyor... Programlamaya çalışıyor insan kendini, sanki kocaman bir harddiskmiş gibi yüreği. ‘Uzun yolların uzun bekleyenleri olur ama beni bekleyen biri yapma’ diyor diğeri...‘Beni unutma’ demiyor, diyemiyor insan... ‘hoşçakal’ demiyor... diyemiyor ... ‘bak önümüz yaz’ diyor... ‘nasıl da güzel kokar ıhlamurlar’...  ‘beni özle’ demiyor, diyemiyor.. ‘.hani bir şarkı vardı’ diyor, ‘ismi aklıma gelmiyor’... 

uçaklar... hava da infilak eden duygular gibi... döndürmüyor gidenleri geri...
ya trenler...trenler öyle mi?... 
cama dayanan yüzün,  derin bir hüznü işliyor hayat kasnağına....

Hiç yorum yok:

29 Nisan 2012

gitmek


Bilmiyorum ki yakın bir tren istasyonu var mı bulunduğun yerde? Varsa eğer seyret inenleri binenleri... Sevdiklerini karşılayan yüzlerin çocuklaşan gözlerini seyret... Nasıl da sıkıca sararlar birbirlerini. Hani çok yaz-çok kış görmüş tren raylarının uzaklaştıkça birbirine kavuşuyormuş gibi görünen, ama asla bir araya gelmeyen...O özlem kokusu... 

Tren garlarının bir kavuşturma hali vardır çok sevenleri... Hani yine de bilir insan durduğu yerde inip geri dönebileceğini. Hani ne de olsa yakındır mesafe, ne de olsa dönecektir giden geri... Öyleymiş hani... Öyleymiş gibi... Öyle mi?... 

Ya hava limanları?..  Uzak memleketlerin ve bilhassa ismi söylenmesi zor gurbet şehirlerinin o büyük durakları... Orada milliyeti gözlerinden okunan insanlar bulunur... Kaderlerine söz geçirirmiş gibi sopsoğuk bakarlar gözünün yuvarlağına, hani birbirimizden farklıymışız gibi, hani etten kemikten değilmişiz, hani tek bayrağın altında farklı suçlardan aranan sabıkalılarmışız gibi... Hani aynı şeylere üzülüp gülmezmişiz gibi... Hani hayatları boyunca bir sıcacık özlemle hiç sarılmamışlar gibi boş bakarlar yüzüne. Ne bileyim belki sevdikleri insanlardan ayrılanların bir perde iner gözlerine. Bir daha kavuşamayacak olmalarının hüznü çöker göz çukurlarına... Belki sırf o yüzdendir bakışların seyrelmesi ve o seyrelmenin buz gibi mermere vuran aksi.

Ama tren garları öyle mi? Özlediğinde çok özlediğinde insan, tren raylarının kokusu gelir burnunun ucuna. illaki bir kavuşmanın ve bir ayrılık anının çok uzun sürmeyeceğini bildiği bir rahatlık hissi... Dibinde ot biten, çiçek açan bir acayip kokan o rayları... Güneş altında kızgın ve kurşuni o demir yığınlarını bu kadar özleyebileceğin gelir mi hiç  aklına?  O köy kokan katarları bir gün seveceğin gelir mi hiç?...

İnsan yüreğine bir asma kilit takıyor çok uzaklara gitmeyi göze alınca. Hiç kimse asılmasın o kilide, kimse açmasın istiyor.  Telefon sesine ürpertiyle uzanıyor eli, posta kutularını hallaç pamuğu gibi karıştırıp karıştırıp, hani aslında çok da bulmak istemediği bir mektubun izini sürüyor. Bir selam filan da beklemiyor, muhtemelen o selamın o özlem kokusunu hatırlatacağını bildiğinden... İstemiyor bir ses gelsin uzak yerlerden... tanımadığı birinden, o tanıdık kokuyu, -belki bir gözyaşı kokusudur bu, parmaklarına değen bir terin bulaşığı- belki sevmelere geç kalınmışlığın yaralı şarkısı-... duymak istemiyor insan ... Hele de gördükçe selamı götürecek kişinin özlemini çalma mücadelesini.. İstemiyor.. hiç istemiyor bir selam göndermek ...

Uzun, zor, ağır suskunluklara düşüyor insan uzaklara gitti mi... hasta mı, mutsuz mu, yorgun mu kalanlar bilinmez ki... Tanıdık ama bir gün değişecek gözlerin - kırışacak gözlerin ve kimbilir sensiz ağlayacak gözlerin sahibi olan o isim... o isimler... İnsan unutma hevesiyle siliyor hafızasındaki bütün kelimeleri... 

‘Bak  önümüz yaz’ diyor biri,  gittiği yerde yağmurlar var belli ki...’ Özlediğinde... çok özlediğinde mesela...’ diyor diğeri... ‘O şarkıyı da sevmezsin sen ya... Ama hani nebileyim duymuşsundur orada burada... Tesadüfen denk gelmiştir radyonun bir kanalında, ismi gelmiyor aklıma... neydi, hani hani... boşver.. sırası mı şimdi?'...  iki lafın sonunu getiremiyor, ‘neyse’ diyor... ‘bak önümüz yaz’ diyor biri... Birinin gittiği şehirde yağmurlar yağıyor... diğeri ...

İnsan uzaklaştıkça araması lüzumlu insanlardan,  daha çok kaçıyor yüreğine çöken acılardan. Önce çok acıyor ama diri diri dikiyor yüreğinin yırtılan yerlerini. İstiyor ki hiç bir şey dökülmesin, hiç bir şey düşüp ezilmesin, öylece dursun, öylece sımsıkı dursun istiyor biriktirdiği özlemi. Susuyor insan böyle ayrılık günleri. ‘Bak önümüz yaz, nasıl da güzel kokar ıhlamurlar’ ..’ Sus’ diyor diğeri... Susuyorlar... Havalimanı bir morgdan farksız şimdi.

Ne de olsa bir çırpıda unutmak, yavaş yavaş azalmaktan çok daha iyi ... Nasırlaşmış bir özlemi yaşamaktansa, bir havalimanın kargo bölümünde kaybolmaya, bir bavulun içinde sus pus olmaya razı oluyor insan... ‘Uzun yolların uzun bekleyeni olur’ diyor biri , ama biliyor bir zaman sonra bekleyişlere de kapatıyor insan kendini...

Tren rayları kokuyor burnunun ucunda.  ‘arama’... ‘sorma’...’ yazma’... ‘selam gönderme’ diyor... Programlamaya çalışıyor insan kendini, sanki kocaman bir harddiskmiş gibi yüreği. ‘Uzun yolların uzun bekleyenleri olur ama beni bekleyen biri yapma’ diyor diğeri...‘Beni unutma’ demiyor, diyemiyor insan... ‘hoşçakal’ demiyor... diyemiyor ... ‘bak önümüz yaz’ diyor... ‘nasıl da güzel kokar ıhlamurlar’...  ‘beni özle’ demiyor, diyemiyor.. ‘.hani bir şarkı vardı’ diyor, ‘ismi aklıma gelmiyor’... 

uçaklar... hava da infilak eden duygular gibi... döndürmüyor gidenleri geri...
ya trenler...trenler öyle mi?... 
cama dayanan yüzün,  derin bir hüznü işliyor hayat kasnağına....

Hiç yorum yok: