Burada yayımlanan yazılar Sibel Bengü'ye aittir. Hepsi süreli yayınlarda kullanılmış ve telif hakları kapsamında korunmaktadır. Alıntılarınızı Sibel Bengü adını belirterek yapabilirsiniz. Son yıllarda bu blogdaki bazı metinler müziğe dönüştü ve "aşk var mı" adıyla dijital müzik platformlarında yayımlandı. Albüme ait Spotify sanatçı sayfası ve dinleme bağlantıları blogdaki "SİBEL BENGÜ YAZI LİNKLERİ" bölümünde yer almaktadır. İletişim: sibelbengu@yahoo.com
12/19/2019
12/18/2019
12/17/2019
Sevdiniz...
ama bir ihtimal
anlamadınız...
Sevginin kolları vardı, gözleri vardı, ağzı vardı...
Kalbi kulaklarında dinlerdi,
kalbi ellerinde dokunurdu,
kalbi gözlerinde okunurdu...
Sevgi konuşurdu.
Sevdiniz... bir ihtimal...
Gürül gürül bir nehirden karışarak denizlere,
dibinde yosun ve çamur tortusu,
dehasından arta kalanlarıyla aşkın...
Öyle ya... aşkla başlardı herşey
ve sevgiyle sürerdi ancak...
Ve deli dalgalanmadan anlaşılmazdı değeri
durgun denizlerin...
Sevginin gücüyle varılan o son durak...
Yoksa çok kolaydı doğrusu kendini kandırmak,
şöyle haktan hukuktan bir kılıf giydirmek dost sohbetlerinde,
'ben sevdim mi adam gibi severim' telkinini savurmak.
Sevdiniz biliyorum...
Ve biliyorum görüyorsunuz...
Sevdiniz biliyorum...
Ve biliyorum görüyorsunuz...
Işığa yapışan pervaneleri de,
soyunan istakozları da,
gün batımını da...
ve doğumunu dağların arkasından...
Ve sardunyaların her bahar
rengarenk açmasını,
ateşböceklerini de geceleri,
mimozaları, ıhlamur ağaçlarını...
Herşeyi gören siz...
Herşeyi duyan siz...
Bu kadar farkında iseniz...
Sözler soyunsaydınız,
sözler giyinseydiniz,
Sözler soyunsaydınız,
sözler giyinseydiniz,
sevgiyi tutabilseydiniz.
Sevdiniz...
Sevdiniz...
ama bir ihtimal
anlamadınız.
Tarihler attınız ama
hiç birini yüreğinize kazımadınız.
Sevdiniz biliyorum
bir ihtimal...
Ve o ihtimal uğruna ne hayatlar harcadınız.
Soylu bir deliliktir 21. yüzyılda sevmek...
Paha biçilmez bir kaftandır bu sırtınıza geçirdiğiniz..
Herkes bir kere ölmeliydi doğmak için
ve öldünüz biliyorum...
Ve tüm çıplaklığınızla doğmak için yeniden...
Üstelik dirilen sadece siz de değildiniz...
Sizinle beraber ağaçlar da dirildi,
Nergisler... Martılar... Güneş... Ay...
21. yüzyılın bereketiydi bu,
herşeyi gören gözleriniz...
gördünüz...
hayat bir çılgınlıktı,
bir kendini arayış...
tek bir varış için bunca yarış...
bayrağı çeken yine kalbinizdi,
sevdiğiniz kadar sevilmek isterdiniz...
ve ne yazık ki ölçmesi mümkünsüz...
ama umudun suyuydu... kök verirdiniz...
Filizlenirdiniz...
Dallarınızda kuşlar şarkı söylerdi...
Soylu bir delilik 21. yüzyılda gerçek sevgi...
Otla böcekle sarmaş dolaş olacak kadar samimi,
birine sadık kalacak kadar hür
ve söz verecek kadar cesur...
Sevdiniz bir ihtimal
ama anlamadınız...
Üzüldünüz herşeye...
Haberlere, filmlere,
sağda solda olup bitenlere,
ama en çok kendinize...
En çok kendinizi üzdünüz...
Mutsuzluk sindi ürpertinize,
soldu bakışlarınız.
Ne kadar da yorulmuştunuz...
Aslında siz hep yorgundunuz,
sesiniz yorgundu,
sarılışlarınız,
özlemleriniz ...
siz hep sevilmek istediniz
asıl yorgunluğunuz buydu.
Ölümden sonra hayat var mıydı?
merak ettiniz hep...
peki yaşarken ne yaptınız?
Sevdiniz kimbilir...
severken ne yaptınız?
herhangi bir kadın, herhangi bir erkek yaptınız aşkı...
Aşk zannettiniz yakınlaşmaları...
Ve yorulan artık sadece siz de değildiniz üstelik.
Herkesi ve herşeyi de yordunuz kendiniz gibi.
Sevdiniz...
ama bir ihtimal anlamadınız.
Sevgiyi her daim kral sanan bir aslan,
sevgiyi her daim sürüngen sanan bir yılan yaptınız...
21. yüzyılın en büyük felaketidir
hala sevgi üzerine konuşuyor olmak.
Azaltabilirsiniz de çoğaltabilirsiniz de,
sevgi hep aynı kalamaz...
Sevdiyseniz...
ki biliyorum siz de sevdiniz...
Ve bir ihtimal
hala göremediyseniz,
hala duyamadıysanız,
hala dokunamadıysanız
ve hala arıyorsanız...
Eh be 21. yüzyıldayız uyanın artık ...
terkedin aklınızın zararlı kıyılarını...
bu yüzyılın en büyük başarısızlığı
-mış gibi yaşamaktır hayatı...
Açıkgazete'de yayınlanmıştır.
Açıkgazete'de yayınlanmıştır.

12/16/2019
12/15/2019
Yaz bana.
Karşından geçen vapuru, başından geçen martıyı,
sağına soluna dokunan insanları yaz...
sokağının kokusunu... evinin kapısını...
iskambiller gibi yıkılmayan duyguların kaynağını...
Kaç güneş uzaktasın bana? Orası neresi?
Herşeyin bir tesadüf olmadığını yaz...
Her giden gelecek olana hazırlar
en heybetli kelimelerini,
bazen en süslüsünü bazen de en yitiğini..
Ödülün kime, ölümün kime onu yaz...
Kimleri sevdin kimden sonra yaz...
Hangi şarkıdasın onu yaz... Orası neresi?
Yosunlu bir kıvamı var gözlerinin,
denizden şimdi çıkmış gibisin..
Ne kadar dibe vurdun onu yaz...
Kaç tanker geçti üstünden,
hangisine yenildin, hangisine yol verdin onu yaz...
Kokusunu yaz bana derinlerin,
küf kokmayan mavisini yaz...
Buruş buruş parmaklarınla yaz bana,
kirpiklerinle tuzlu tuzlu yaz...
Hangi balıksın onu yaz...
Orası neresi?
Yaşadın mı onu yaz bana, oyalandın mı onu yaz.
Güneşin gözünden çektiği suyu yaz,
için için ağlamalarını yaz,
hangi kaybedişlere yüz verdiğini,
hangilerine sırt çevirdiğini...
Sonbaharları yaz bana, hüzün kokan yağmurları..
Kuru sarı kelimelerin yalnızlığını,
buğday tarlalarını...
Diline çakılan kelimeleri yaz ..
Sırtında bir hançer nasıl susabildiğini,
tenhalığı o vakit nasıl sezebildiğini,
bir tek sevme gücünün seni nasıl yaşatabildiğini...
yaz bana... Senden birşey kaldı mı onu yaz...
Orası neresi?..
Yaz bana...
Ağaçların gölgesini yaz, dalların yeşilini..
Kaç kalp oydun tenhasına,
ağaç ne kadar acıdı onu yaz...
Kaç yıldır uykusuzsun yaz...
Kaç yıldır susuzsun yaz...
Sen olmasan’ı yaz, ben olmasam’ı yaz,
bir nefes al çok susadım’ı yaz...
Şurada bir gün dağılmadan, kaybolmadan,
birikmeden, unutmadan,
durmadan durmadan yaz.
Kahverengi yeşillenmeleri, ela bakışmaları,
temiz başlangıçları, kulak çınlamalarını,
şarkıların kimi hatırlattığını,
en çok kimi aradığını... yaz...
Bir haziran sabahı, gözkapaklarını yakan tuzu,
üç beş aşklaşmada bulamadığın huzuru yaz...
Neresi orası?
de ki; kalın kabuklarımı sıyırdım etimden,
ona dokun diye sen...
görmeyeyim diye yokluğunu,
unutmaya çalıştım kokunu... onu yaz...
‘kulaklarım yandı’yı yaz... ‘gözlerim seyirdi’yi yaz,
‘rüyalarım rahat bırakmıyor’u yaz... yaz...
Çocuksu masallar öfkeye dönüşmeden,
rüyamda bir atın yelesine gizlenmeden,
gözlerindeki hareksilmeden... yaz ...
‘Avuçlarımı sıcak tuttum senin için’i yaz.
Açıkgazete'de yayınlanmıştır.
mayıs27/08
8/28/2016
12/05/2014
Gökte yakut - yerde zift karası
Çok büyük yaraların çok küçük ilaçları olur aslında…
Pamuğa renk verdiği kadar ete renk vermez tentürdiyot…
Bilinmez ki niye açılmış niye büyümüş zamanında
ve kim nasıl onarır?…
Kimse sormaz da ağzını açıp,
ağız doludur ama hep kendine çalışır.
bir gün kabuk düşer, yara apaçık çıkar ortaya..
tek bir sözcükle başlar büyük travma…
Bir kaçmak gelir o zaman insana…
Korkar acaba yine mi açılacaktır yeni bir yara…
Çünkü hiç kimse…
kadın da olsa adam da…
Bilmez ki büyük yaraların küçük ilaçları vardır aslında.
İçelim…
Adamlar erken ölür bilir misin niye?
Çünkü ayrılık başa gelmeden anlaşılmaz ne kadar derindir yara.
Sonra bir durmak gelir, bir susmak gelir, sulara kaçılır, güneye kaçılır, çöllere kaçılır…
Kuruyan göğsü başkaları sulasın diye…
Alnın külrengi kireç rengi bembeyaz,
yüzünün ortasında iki delik, kör olursun kör…
Acımadı diyemezsin
acır çünkü…
Çünkü hiç kimse…
kadın da olsa adam da…
Bilmez ki büyük yaraların küçük ilaçları vardır aslında…
İçelim…
Bir an gelir sığamazsın buzlu bardağa…
Şahlanarak gelir o isim, kurulur yüzünün ortasına.
Kaç iklim geçer böyle bilinmez, tüm heybetiyle oturur tahta masaya.
Barut olur, bulut olur, dut olur şişedeki balık, öldürür, diriltir, yeniden doğdurur…
Duman eder adamı bu sarhoşluk.
Ve niçinini gelenin ve niçinini gidenin anlaması için çıplak bir yüreğin,
hiç sönmeyen meşale gibi yanması lazımdır gözlerin.
Kör olursun…
Kör olursun kimse görmez seni!..
Hüzzam bir makam siner dudaklarına,
artık anla ki o isim açacaktır en büyük deliği şakağına.
Ve kızgın bir mühür dağlayacaktır hiç kapanmayan yarana…
Ve kurcalanan kabuk, kanayacaktır her sarhoş bakışmada…
Ve kuşlar ve böcekler ve buna tanık olan herkes şaşıracaktır sana bakıp bakıp…
Çünkü içinde hiç dinmeyen bir susuzluk hissi ile göründükçe şişenin dibi,
hatırlatıp duracaktır alnına kazınan o ismi…
oysa kimse hiç kimse…
kadında olsa adam da…
Bilmez ki büyük yaraların küçük ilaçları vardır aslında…
İçelim…
Mangalda balık, şişede rakı…
Gökte yakut, yerde zift karası…
Ve buzlu bardakta buram buram bir şiir kokusu…
Bu gece dalgaların tuzu, acıyan yerlerime dokundu.
Sanki dışımda bir dev ve onun yüce gururu,
yüzyıllık uykumdan beni nihayet uyandırdı.
Ve gözlerinin şehzade yalnızlığı,
ağzımdan bu kelimeleri taşırdı.
İçelim…
Hikayemi istiyorsun…
işte sana hikaye…
Hizmeti aşk olacaksa şu iki satırın,
Al eline de öyle dinle kalbinin iktidarını.
İnsan tutamaz be bir saatten sonra şahlanan aklını…
Tek bir isim kazınır hafızana,
ve O’dur bütün hikayelerin tek kahramanı…
İnanma canım sen herkesin söylediğine…
Bir sürü hikaye değildir insanın aşk hayatı.
İçelim…
Mangalda balık, şişede rakı…
Gökte yakut, yerde zift karası…
Ve buzlu bardakta buram buram bir şiir kokusu..
Ve aktıkça büyüyen bir şelaledir sanki gönlünün sınırları…
Bu ne şımarıklıktır, insanı kapı kapı dolaştıran…
Herkülden güçlü, Erostan hızlı?
Ne güzel şeydir bulut olmak tahta masada…
Ve eğilip toplamak gözyaşlarını ince kumda…
Bu ne şıklıktır, bu ne zerafettir canım akşam akşam?
Göğsünün çemberinden, çocuklar atlar tek tek..
Aşk; buzlu rakı bardağında ince bir gönül sızısı,
Ve erik çiçeği ve güzelim nar kızılı…
Ve insan dikilip kalbinin karşısına …
Be hey der, be hey aslanların kralı,
Beni sen taşıyacaksın bundan böyle biraz da…
Şakır şakır bir yağmur, bu ne şimdi yaz ortası?
Aşktan yana borcun da yok halbuki?
Var mı?
İşte o vakit …
Bir isim gelir bulandırır aklını…
Durun be dersin…
durun gemiler dönmeyin artık…
biri doldurdu sizi özleyen bu limanı…
O an anla ki kader alnının tam ortasına,
silinmeyecek bir iz bıraktı…
işte bak…
işte şurası…
Dışarıya yakut görünür, içeriye zift karası…
İçelim…
Deniz çekildi, çakıltaşları ıslak, battı güneş sarısı…
Bir baktım bir adamın tam kalbinin üstünde,
dibine kadar bir hançer saplı…
Çekip alırım ben o hançeri almasına ya…
bana düşmez o hançeri çıkarması…
Eh be kimdir kurutan bu deryayı?
Ciğerin yanmış senin, kokusu bulandırdı başımı.
Söyle nereye saklandı sözün doğrusu?
Deştim sözü çektim içinden aşk acısını,
temizledim külleri attım suya,
bu intihar karası akşamı…
İçelim…
Ayakta dur ölme adam,
etinden et koparıyor her giden.
Demlenmiyor iki bakış iki şiire eklenmeden.
Ayakta dur düşme adam,
aynı anda ayrılmıyor birbirinden iki beden.
Adaletli bitmiyor hiç bir aşk anlasana…
Biri çok yavaş, biri çok hızlı gider diğerinden.
Kurtarsan kurtarsan neyi kurtaracaksın bu tufandan,
çıkar biri demir kazık çakar da kalbinin ortasına,
‘yahu dur ne yaptın’ diyemezsin…
Bir küçücük laf için dünyayı sallarsın da,
kalbinin koca deliğini onaramazsın.
Duvarın mı var adam, durma be adam…
Kime ağlar kime küser, kime susarsın?
Dönüp dolaşıp yine kendine varacaksın.
Sar kollarını kendine hadi,
yine seni kurtaran sen olacaksın.
Deniz çekildi, çakıltaşları ıslak, battı güneş sarısı,
doğamıyor söz, yeşeremiyor filiz,
bu intihar karası akşamı…
İçelim…
Bu son dakka, bu son düşmanlığı kalbinin,
vuslata düşüyor unutmaya bırakılınca.
Ve ölümsüz iki kelime gitmeye niyetlenince…
Giden biliyor şiir olmaya gittiğini.
Sen ölme adam sen sakın ölme,
kınım var bıçağım yok ölme,
şefkatim var kinim yok ölme,
kim kimi kurtarabilmiş ölmekten,
kim kimi getirmiş gittiği yerden?
sevginin orucu mu olur adam gitme?
Çevir sayfayı, ekle başkayı, susma söyle…
Hepimiz şairiz bilirsin sevmeye terkedilince…
İçelim…
Gökte aranmaz ki yerde apaçık duran..
Şiir de olmaz ki canım her yaşanan…
Usul usul biner beyaz atına adam.
Gitme diyemezsin, çünkü ‘gitme’ demek,
göz göze gelinen bir şaşkınlık anında oldukça ironik bir kelimedir…
Başını ağrıtır, mideni bulandırır…
Gitme diyemezsin,
Onun yerine…
Kör olursun.
İçelim…
Kızıldan daha kızıl bir yakuttur gönül taşı,
bir gün tıkayıverir kalbinin musluğunu.
Gelenlere sağır olursun, gidenlere sus olursun,
koyunları sayarsın,
tilkileri sayarsın,
kör olursun.
Uykudan ağır, ölümden sağır, kör olursun.
Gidersin…
Ne kim arar seni, ne kim sorar…
Ne bir çiçek biter yamacında, ne güneş açar,
bir anda geçsin istersin aylar, yıllar…
Durursun yattığın yerde hiç kıpırdamadan.
Gel diyemezsin, çünkü ‘gel’ demek, biraz aşifte bir kelimedir…
Gururunu zedeler..
Gel diyemezsin,
Onun yerine…
Kör olursun.
İçelim…
Bir kere giden, bin kere öldürür kalanı…
Uzun selvilerin gölgesinde yapayalnız kalır sevgili.
Hiç bir gelen de 'seni kim üzdü böyle' demez ki…
'Kimler çekti suyunu, kimler öldürdü' demez ki…
Kaf dağının eteklerinde, hem yetim hem öksüz…
Bir çalı, bir çırpı, bir yaban gülü gibi tek başına,
kör olursun…
kör olursun…
Hadi git kolaysa karış kalabalıklara…
Hadi git…
hadi göster kendini ..
Dışarıya yakut görünür, içinin zifti…
İçelim…
Yıllar yıllar önce diz altı çoraplarımı çekiştire çekiştire.. kanayan yerlerimi gizlediğim…
Bisiklet düşmeleri gibi sızladı bacağım.
Sanki daha dün gibi.. sanki zaman durmuş hiç geçmemiş gibi…
Bir haziran sabahı, tatile uyanan o küçük kızın kirpiklerini,
denize uzanan taşlık yolda hatırladım kendimi…
İçelim…
Şimdi sen sen olmaya gidiyorsun ya, ben ben olmaya kalıyorum madem…
Aç gardiyan kalbimin kapılarını!..
Gardiyan sustu, zinciri çözdü, saldı içimdeki adamı…
Sofrada kalkan, şişede rakı…
Gökte yakut, yerde zift karası..
Övünmeyi kesti, yerinmeyi bıraktı akıl,
İçtikçe içtikçe hatırladı,
Sevdi mi nasıl sever bir adam kadınını?
Gardiyan ne yaptın sen?
En sıkı tuttuğun anda bıraktın sen?
Dönmeyecek ulan giden…
Dinmeyecek ulan sevdan…
Haksızlığın kim verecek hesabını?
Hakkın nedir kazandığı?
Koy teraziye paylaşımları,
artık anla kime yol verdiğini, kimi karşıladığını…
İçelim…
Karanfiller soluyor bir cenazenin başında,
çakıldı tahtalar bir çukurun yamacına.
Eh be korkusuz aşk, eh be…
ben ne yaptım sana?
Ne yaptım da kurudu gözlerinde yaş?
Ne yapmadım da çekildi seni tutan baş?
Ulan desene ölmedin sen,
Temmuzu var daha bunun, ağustosu var…
Demir bile paslanır be durduğu yerde,
Toprak bile çürür be gittiğinde…
Gardiyan ne yaptın sen?
Gardiyan ne yaptın?
katil misin sen?
Sibel Bengü
8/29/2014
6/17/2014
5/14/2014
7/12/2013
1/18/2013
şaşkın yağmur... limonlu bahçe...

Uzun yağmurların sonunda..
Dünya bütün suyu çekip bitirdikten sonra…
Depremlerden sızan oyuklara
fırtınalar gizlendikten sonra..
Durulduktan sonra hava,
suya hasret her canlı doyduktan sonra…
Sen ağladıktan sonra
Ben ağladıktan sonra
Hem ağlayan hem ağlatan sustuktan sonra
Bütün bu boğulmuşluktan sağ çıktıktan sonra..
Sokağın kırık taşından fırlayıp paçana bulaşan
çamuru umursayacak mısın?
Çamur olmadan toprak
önce yağmurdu unutma!
Yüreğinde seni kapayan seni açan
bir yağmur çeşmesi olduğunu hatırla…
Büyük ağaçlar bunun için dallarını gökyüzüne açıyor…sen de aç...
Atların dalga dalga koşması
hiç bir atlıkarıncayı özendiremez, oysa seni…sen de koş..
Yağmuru hissetmek için de sen lazımsın,
Sevmek için de gülmek için de sen…
Öyleyse uyan..
Farzet bir limonlu bahçeden geçiyorsun
saçlarında yağmur..
Karışık düşünceler içindesin
şaşkınlıktır köpüklü filan birşeydir
dudaklarını ısıtan bir kelimedir
ya da kelimenin tam da kendisidir
ya da kelimenin -mişli halinden -şimdiye geçişidir
tam zamanında açan bir şiirdir
Bu yağmur
güzel
Kıvrılıp uyumak için güzel
Serpilip büyümek için güzel
Kana kana içmek için güzel
Yıkanmak için de...
Gitsen de durduğun
dursan da gittiğin bir şiirin
içinde
ıslanıyorsun..
Kader yağmuru dindirebilir
Kıtalar birleşebilir
Bizi yaşatan bilir
inan bana
bu yaşadığımız bir rüya olabilir…
Limonlu bir bahçeyiz
içinde geziniyoruz
Paçandan sızan yağmura aldırma..
Şaşkın..köpüklü filan birşey..
sibelbengu@yahoo.comşaşkın yağmur...limonlu bahçe...
10/04/2012
b u l u ş m a
Anladın demek?
Neyi anladın?
Hem de ansızın?
Ayakta durmayı?
Yol almayı?
Yorulmayı?
Çoğalmayı?
Anladın?...
Ölümlere durmak, acıları mıhlamak, göğsünü zırhlanmak, susmak zamana, gülmek zamana, ölmek zamana...
Anladın?
Bunca yüzyılın, bunca okumanın, bunca adanmışlığın sebepli vazgeçilmezliğini,
sofrada sıcak ekmek kokusunu...
kahvaltıda çay buğusunu...
Anladın demek...
Bir bekçi gibi beklemedin yani yılların geçmesini,
bilançosunu tutmadın yani yaşananların?
Bu da geçti dedin, uyudun-uyandın-yuvarlandın, başın yastıkla, yastığın rüyalarla buluşmasını...
Anladın demek?
Yoruldum deyince daha da uzadığını yolların
ve takadin kalmayıncaya kadar koşmanın
ve acılara yetmeyen - ak ak bitmeyen gözyaşların - gül gül bitmeyen kahkahaların....
O suyun tenle buluşmasını,
dudaklarının o tuzla yanmasını,
anladın demek hakkıyla gülmesini - ağlamasını?
Buzun rakıyla saydam-beyaz, anlamın ruhla sade-saf .. buluşmasını?
Umudun baharla, yalanın belayla... anladın?...
Gitmelerin o sopsoğuk sindirilmiş korkaklığını,
kavganın o gözükara saldırganlığını,
bütün bu şeyleri şey yapan herşeyi,
herşeyden vazgeçiren bir şeyi,
bir şeyi herşey yapan o şeyi,
aklının arasından sızan küçük böceği...
Anladın demek?
Demek anladın sevilmeyi de... sevmek gibi anladın demek?
Demek sıcacık bir fırın gibiydi yürek,
demek anlamlı sevmelerin mahrumiyeti hiç bir şeyle değiştirilemeyecek?
Anladın demek?
Demek oyalı yazmalarından anneni,
sarı bukleli bebeklerinden kardeşini,
demek kanamalı bisiklet düşmelerini,
demek misketlerin toprağa açtığı çukurları ...
Karlı kış akşamlarının kestane kokularını,
yüzünün papatya açtığı aşklaşmaları,
oklu üfürüklü oyunları,
sarı serin sonbaharları,
bir tek bakışı,
bir tek bakışın oyuncaksız oyunlaşmalarını,
yaşanası yılların yaşanmamış pişmanlığını,
bir küçücük günaydının akasya ağaçlarını delirten heyecanını,
bir dokunuşun yalan da olsa -yalanı çok geç anlayan- var olası umutlarını,
kapı kapı dolaştıran -her ne hikmetse asla sahibine değil hep başkalarına ulaşan- duygularını...
Anladın... öyle mi?
Yaşama iten, ittirilen, illa da yaşa dedirten, yolları aşındırdın demek?
Aşksızlığa düştün de 'ağrım yok, sızım yok, borçluyum alnımdaki çizgiye bana aşk gerek' dedin demek.
'Eller tutmazsa tutmasın, ben tutarım ellerimi, yalnız kalmasın yeter' demek?...
'vurulmuşum öyle bir vurulmuşum ki... o büyük gün -büyük olduğunu çok sonra anladığın- aya ulaşmayı değil yanlızca sana ulaşmayı ummuşum' demek...
Denize sarılır gibi... Neye sarıldığını bilmeden ama neyin içinde olduğunu hissettiren o büyük
o muazzam-o büyük suyun, o devasal mavinin özgürlüğüyle buluştun demek....
Hayır...
anladığın hiçbir şey yok.
Geminin limanla buluşma umududur, geminin dalgalarla ortaklığı ...
Yakayı bir araya getiren bir ilik-bir düğme değil, zarif bir boynu koruma sorumluluğu..
bu başka şey.
Açın ekmekle, savaşın zaferle, etin toprakla…
annenin çocuğuyla, yastığın öbür yastıkla,
küçücük bir merhabanın koca bir hayatla buluşması…başka...
Zaman?...
Zaman ufukta bir gemi...
Yaklaştıkça kısalıyor mesafe, yaklaştıkça büyüyor resim…
Aslında anladığın... hiç birşey yok?...
Benden sonra hayat var mı?..
Senden sonra hayat yok...
bu..
Sibel Bengü-Açıkgazete
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
12/19/2019
12/18/2019
12/17/2019
Sevdiniz...
ama bir ihtimal
anlamadınız...
Sevginin kolları vardı, gözleri vardı, ağzı vardı...
Kalbi kulaklarında dinlerdi,
kalbi ellerinde dokunurdu,
kalbi gözlerinde okunurdu...
Sevgi konuşurdu.
Sevdiniz... bir ihtimal...
Gürül gürül bir nehirden karışarak denizlere,
dibinde yosun ve çamur tortusu,
dehasından arta kalanlarıyla aşkın...
Öyle ya... aşkla başlardı herşey
ve sevgiyle sürerdi ancak...
Ve deli dalgalanmadan anlaşılmazdı değeri
durgun denizlerin...
Sevginin gücüyle varılan o son durak...
Yoksa çok kolaydı doğrusu kendini kandırmak,
şöyle haktan hukuktan bir kılıf giydirmek dost sohbetlerinde,
'ben sevdim mi adam gibi severim' telkinini savurmak.
Sevdiniz biliyorum...
Ve biliyorum görüyorsunuz...
Sevdiniz biliyorum...
Ve biliyorum görüyorsunuz...
Işığa yapışan pervaneleri de,
soyunan istakozları da,
gün batımını da...
ve doğumunu dağların arkasından...
Ve sardunyaların her bahar
rengarenk açmasını,
ateşböceklerini de geceleri,
mimozaları, ıhlamur ağaçlarını...
Herşeyi gören siz...
Herşeyi duyan siz...
Bu kadar farkında iseniz...
Sözler soyunsaydınız,
sözler giyinseydiniz,
Sözler soyunsaydınız,
sözler giyinseydiniz,
sevgiyi tutabilseydiniz.
Sevdiniz...
Sevdiniz...
ama bir ihtimal
anlamadınız.
Tarihler attınız ama
hiç birini yüreğinize kazımadınız.
Sevdiniz biliyorum
bir ihtimal...
Ve o ihtimal uğruna ne hayatlar harcadınız.
Soylu bir deliliktir 21. yüzyılda sevmek...
Paha biçilmez bir kaftandır bu sırtınıza geçirdiğiniz..
Herkes bir kere ölmeliydi doğmak için
ve öldünüz biliyorum...
Ve tüm çıplaklığınızla doğmak için yeniden...
Üstelik dirilen sadece siz de değildiniz...
Sizinle beraber ağaçlar da dirildi,
Nergisler... Martılar... Güneş... Ay...
21. yüzyılın bereketiydi bu,
herşeyi gören gözleriniz...
gördünüz...
hayat bir çılgınlıktı,
bir kendini arayış...
tek bir varış için bunca yarış...
bayrağı çeken yine kalbinizdi,
sevdiğiniz kadar sevilmek isterdiniz...
ve ne yazık ki ölçmesi mümkünsüz...
ama umudun suyuydu... kök verirdiniz...
Filizlenirdiniz...
Dallarınızda kuşlar şarkı söylerdi...
Soylu bir delilik 21. yüzyılda gerçek sevgi...
Otla böcekle sarmaş dolaş olacak kadar samimi,
birine sadık kalacak kadar hür
ve söz verecek kadar cesur...
Sevdiniz bir ihtimal
ama anlamadınız...
Üzüldünüz herşeye...
Haberlere, filmlere,
sağda solda olup bitenlere,
ama en çok kendinize...
En çok kendinizi üzdünüz...
Mutsuzluk sindi ürpertinize,
soldu bakışlarınız.
Ne kadar da yorulmuştunuz...
Aslında siz hep yorgundunuz,
sesiniz yorgundu,
sarılışlarınız,
özlemleriniz ...
siz hep sevilmek istediniz
asıl yorgunluğunuz buydu.
Ölümden sonra hayat var mıydı?
merak ettiniz hep...
peki yaşarken ne yaptınız?
Sevdiniz kimbilir...
severken ne yaptınız?
herhangi bir kadın, herhangi bir erkek yaptınız aşkı...
Aşk zannettiniz yakınlaşmaları...
Ve yorulan artık sadece siz de değildiniz üstelik.
Herkesi ve herşeyi de yordunuz kendiniz gibi.
Sevdiniz...
ama bir ihtimal anlamadınız.
Sevgiyi her daim kral sanan bir aslan,
sevgiyi her daim sürüngen sanan bir yılan yaptınız...
21. yüzyılın en büyük felaketidir
hala sevgi üzerine konuşuyor olmak.
Azaltabilirsiniz de çoğaltabilirsiniz de,
sevgi hep aynı kalamaz...
Sevdiyseniz...
ki biliyorum siz de sevdiniz...
Ve bir ihtimal
hala göremediyseniz,
hala duyamadıysanız,
hala dokunamadıysanız
ve hala arıyorsanız...
Eh be 21. yüzyıldayız uyanın artık ...
terkedin aklınızın zararlı kıyılarını...
bu yüzyılın en büyük başarısızlığı
-mış gibi yaşamaktır hayatı...
Açıkgazete'de yayınlanmıştır.
Açıkgazete'de yayınlanmıştır.

12/16/2019
12/15/2019
Yaz bana.
Karşından geçen vapuru, başından geçen martıyı,
sağına soluna dokunan insanları yaz...
sokağının kokusunu... evinin kapısını...
iskambiller gibi yıkılmayan duyguların kaynağını...
Kaç güneş uzaktasın bana? Orası neresi?
Herşeyin bir tesadüf olmadığını yaz...
Her giden gelecek olana hazırlar
en heybetli kelimelerini,
bazen en süslüsünü bazen de en yitiğini..
Ödülün kime, ölümün kime onu yaz...
Kimleri sevdin kimden sonra yaz...
Hangi şarkıdasın onu yaz... Orası neresi?
Yosunlu bir kıvamı var gözlerinin,
denizden şimdi çıkmış gibisin..
Ne kadar dibe vurdun onu yaz...
Kaç tanker geçti üstünden,
hangisine yenildin, hangisine yol verdin onu yaz...
Kokusunu yaz bana derinlerin,
küf kokmayan mavisini yaz...
Buruş buruş parmaklarınla yaz bana,
kirpiklerinle tuzlu tuzlu yaz...
Hangi balıksın onu yaz...
Orası neresi?
Yaşadın mı onu yaz bana, oyalandın mı onu yaz.
Güneşin gözünden çektiği suyu yaz,
için için ağlamalarını yaz,
hangi kaybedişlere yüz verdiğini,
hangilerine sırt çevirdiğini...
Sonbaharları yaz bana, hüzün kokan yağmurları..
Kuru sarı kelimelerin yalnızlığını,
buğday tarlalarını...
Diline çakılan kelimeleri yaz ..
Sırtında bir hançer nasıl susabildiğini,
tenhalığı o vakit nasıl sezebildiğini,
bir tek sevme gücünün seni nasıl yaşatabildiğini...
yaz bana... Senden birşey kaldı mı onu yaz...
Orası neresi?..
Yaz bana...
Ağaçların gölgesini yaz, dalların yeşilini..
Kaç kalp oydun tenhasına,
ağaç ne kadar acıdı onu yaz...
Kaç yıldır uykusuzsun yaz...
Kaç yıldır susuzsun yaz...
Sen olmasan’ı yaz, ben olmasam’ı yaz,
bir nefes al çok susadım’ı yaz...
Şurada bir gün dağılmadan, kaybolmadan,
birikmeden, unutmadan,
durmadan durmadan yaz.
Kahverengi yeşillenmeleri, ela bakışmaları,
temiz başlangıçları, kulak çınlamalarını,
şarkıların kimi hatırlattığını,
en çok kimi aradığını... yaz...
Bir haziran sabahı, gözkapaklarını yakan tuzu,
üç beş aşklaşmada bulamadığın huzuru yaz...
Neresi orası?
de ki; kalın kabuklarımı sıyırdım etimden,
ona dokun diye sen...
görmeyeyim diye yokluğunu,
unutmaya çalıştım kokunu... onu yaz...
‘kulaklarım yandı’yı yaz... ‘gözlerim seyirdi’yi yaz,
‘rüyalarım rahat bırakmıyor’u yaz... yaz...
Çocuksu masallar öfkeye dönüşmeden,
rüyamda bir atın yelesine gizlenmeden,
gözlerindeki hareksilmeden... yaz ...
‘Avuçlarımı sıcak tuttum senin için’i yaz.
Açıkgazete'de yayınlanmıştır.
mayıs27/08
8/28/2016
12/05/2014
Gökte yakut - yerde zift karası
Çok büyük yaraların çok küçük ilaçları olur aslında…
Pamuğa renk verdiği kadar ete renk vermez tentürdiyot…
Bilinmez ki niye açılmış niye büyümüş zamanında
ve kim nasıl onarır?…
Kimse sormaz da ağzını açıp,
ağız doludur ama hep kendine çalışır.
bir gün kabuk düşer, yara apaçık çıkar ortaya..
tek bir sözcükle başlar büyük travma…
Bir kaçmak gelir o zaman insana…
Korkar acaba yine mi açılacaktır yeni bir yara…
Çünkü hiç kimse…
kadın da olsa adam da…
Bilmez ki büyük yaraların küçük ilaçları vardır aslında.
İçelim…
Adamlar erken ölür bilir misin niye?
Çünkü ayrılık başa gelmeden anlaşılmaz ne kadar derindir yara.
Sonra bir durmak gelir, bir susmak gelir, sulara kaçılır, güneye kaçılır, çöllere kaçılır…
Kuruyan göğsü başkaları sulasın diye…
Alnın külrengi kireç rengi bembeyaz,
yüzünün ortasında iki delik, kör olursun kör…
Acımadı diyemezsin
acır çünkü…
Çünkü hiç kimse…
kadın da olsa adam da…
Bilmez ki büyük yaraların küçük ilaçları vardır aslında…
İçelim…
Bir an gelir sığamazsın buzlu bardağa…
Şahlanarak gelir o isim, kurulur yüzünün ortasına.
Kaç iklim geçer böyle bilinmez, tüm heybetiyle oturur tahta masaya.
Barut olur, bulut olur, dut olur şişedeki balık, öldürür, diriltir, yeniden doğdurur…
Duman eder adamı bu sarhoşluk.
Ve niçinini gelenin ve niçinini gidenin anlaması için çıplak bir yüreğin,
hiç sönmeyen meşale gibi yanması lazımdır gözlerin.
Kör olursun…
Kör olursun kimse görmez seni!..
Hüzzam bir makam siner dudaklarına,
artık anla ki o isim açacaktır en büyük deliği şakağına.
Ve kızgın bir mühür dağlayacaktır hiç kapanmayan yarana…
Ve kurcalanan kabuk, kanayacaktır her sarhoş bakışmada…
Ve kuşlar ve böcekler ve buna tanık olan herkes şaşıracaktır sana bakıp bakıp…
Çünkü içinde hiç dinmeyen bir susuzluk hissi ile göründükçe şişenin dibi,
hatırlatıp duracaktır alnına kazınan o ismi…
oysa kimse hiç kimse…
kadında olsa adam da…
Bilmez ki büyük yaraların küçük ilaçları vardır aslında…
İçelim…
Mangalda balık, şişede rakı…
Gökte yakut, yerde zift karası…
Ve buzlu bardakta buram buram bir şiir kokusu…
Bu gece dalgaların tuzu, acıyan yerlerime dokundu.
Sanki dışımda bir dev ve onun yüce gururu,
yüzyıllık uykumdan beni nihayet uyandırdı.
Ve gözlerinin şehzade yalnızlığı,
ağzımdan bu kelimeleri taşırdı.
İçelim…
Hikayemi istiyorsun…
işte sana hikaye…
Hizmeti aşk olacaksa şu iki satırın,
Al eline de öyle dinle kalbinin iktidarını.
İnsan tutamaz be bir saatten sonra şahlanan aklını…
Tek bir isim kazınır hafızana,
ve O’dur bütün hikayelerin tek kahramanı…
İnanma canım sen herkesin söylediğine…
Bir sürü hikaye değildir insanın aşk hayatı.
İçelim…
Mangalda balık, şişede rakı…
Gökte yakut, yerde zift karası…
Ve buzlu bardakta buram buram bir şiir kokusu..
Ve aktıkça büyüyen bir şelaledir sanki gönlünün sınırları…
Bu ne şımarıklıktır, insanı kapı kapı dolaştıran…
Herkülden güçlü, Erostan hızlı?
Ne güzel şeydir bulut olmak tahta masada…
Ve eğilip toplamak gözyaşlarını ince kumda…
Bu ne şıklıktır, bu ne zerafettir canım akşam akşam?
Göğsünün çemberinden, çocuklar atlar tek tek..
Aşk; buzlu rakı bardağında ince bir gönül sızısı,
Ve erik çiçeği ve güzelim nar kızılı…
Ve insan dikilip kalbinin karşısına …
Be hey der, be hey aslanların kralı,
Beni sen taşıyacaksın bundan böyle biraz da…
Şakır şakır bir yağmur, bu ne şimdi yaz ortası?
Aşktan yana borcun da yok halbuki?
Var mı?
İşte o vakit …
Bir isim gelir bulandırır aklını…
Durun be dersin…
durun gemiler dönmeyin artık…
biri doldurdu sizi özleyen bu limanı…
O an anla ki kader alnının tam ortasına,
silinmeyecek bir iz bıraktı…
işte bak…
işte şurası…
Dışarıya yakut görünür, içeriye zift karası…
İçelim…
Deniz çekildi, çakıltaşları ıslak, battı güneş sarısı…
Bir baktım bir adamın tam kalbinin üstünde,
dibine kadar bir hançer saplı…
Çekip alırım ben o hançeri almasına ya…
bana düşmez o hançeri çıkarması…
Eh be kimdir kurutan bu deryayı?
Ciğerin yanmış senin, kokusu bulandırdı başımı.
Söyle nereye saklandı sözün doğrusu?
Deştim sözü çektim içinden aşk acısını,
temizledim külleri attım suya,
bu intihar karası akşamı…
İçelim…
Ayakta dur ölme adam,
etinden et koparıyor her giden.
Demlenmiyor iki bakış iki şiire eklenmeden.
Ayakta dur düşme adam,
aynı anda ayrılmıyor birbirinden iki beden.
Adaletli bitmiyor hiç bir aşk anlasana…
Biri çok yavaş, biri çok hızlı gider diğerinden.
Kurtarsan kurtarsan neyi kurtaracaksın bu tufandan,
çıkar biri demir kazık çakar da kalbinin ortasına,
‘yahu dur ne yaptın’ diyemezsin…
Bir küçücük laf için dünyayı sallarsın da,
kalbinin koca deliğini onaramazsın.
Duvarın mı var adam, durma be adam…
Kime ağlar kime küser, kime susarsın?
Dönüp dolaşıp yine kendine varacaksın.
Sar kollarını kendine hadi,
yine seni kurtaran sen olacaksın.
Deniz çekildi, çakıltaşları ıslak, battı güneş sarısı,
doğamıyor söz, yeşeremiyor filiz,
bu intihar karası akşamı…
İçelim…
Bu son dakka, bu son düşmanlığı kalbinin,
vuslata düşüyor unutmaya bırakılınca.
Ve ölümsüz iki kelime gitmeye niyetlenince…
Giden biliyor şiir olmaya gittiğini.
Sen ölme adam sen sakın ölme,
kınım var bıçağım yok ölme,
şefkatim var kinim yok ölme,
kim kimi kurtarabilmiş ölmekten,
kim kimi getirmiş gittiği yerden?
sevginin orucu mu olur adam gitme?
Çevir sayfayı, ekle başkayı, susma söyle…
Hepimiz şairiz bilirsin sevmeye terkedilince…
İçelim…
Gökte aranmaz ki yerde apaçık duran..
Şiir de olmaz ki canım her yaşanan…
Usul usul biner beyaz atına adam.
Gitme diyemezsin, çünkü ‘gitme’ demek,
göz göze gelinen bir şaşkınlık anında oldukça ironik bir kelimedir…
Başını ağrıtır, mideni bulandırır…
Gitme diyemezsin,
Onun yerine…
Kör olursun.
İçelim…
Kızıldan daha kızıl bir yakuttur gönül taşı,
bir gün tıkayıverir kalbinin musluğunu.
Gelenlere sağır olursun, gidenlere sus olursun,
koyunları sayarsın,
tilkileri sayarsın,
kör olursun.
Uykudan ağır, ölümden sağır, kör olursun.
Gidersin…
Ne kim arar seni, ne kim sorar…
Ne bir çiçek biter yamacında, ne güneş açar,
bir anda geçsin istersin aylar, yıllar…
Durursun yattığın yerde hiç kıpırdamadan.
Gel diyemezsin, çünkü ‘gel’ demek, biraz aşifte bir kelimedir…
Gururunu zedeler..
Gel diyemezsin,
Onun yerine…
Kör olursun.
İçelim…
Bir kere giden, bin kere öldürür kalanı…
Uzun selvilerin gölgesinde yapayalnız kalır sevgili.
Hiç bir gelen de 'seni kim üzdü böyle' demez ki…
'Kimler çekti suyunu, kimler öldürdü' demez ki…
Kaf dağının eteklerinde, hem yetim hem öksüz…
Bir çalı, bir çırpı, bir yaban gülü gibi tek başına,
kör olursun…
kör olursun…
Hadi git kolaysa karış kalabalıklara…
Hadi git…
hadi göster kendini ..
Dışarıya yakut görünür, içinin zifti…
İçelim…
Yıllar yıllar önce diz altı çoraplarımı çekiştire çekiştire.. kanayan yerlerimi gizlediğim…
Bisiklet düşmeleri gibi sızladı bacağım.
Sanki daha dün gibi.. sanki zaman durmuş hiç geçmemiş gibi…
Bir haziran sabahı, tatile uyanan o küçük kızın kirpiklerini,
denize uzanan taşlık yolda hatırladım kendimi…
İçelim…
Şimdi sen sen olmaya gidiyorsun ya, ben ben olmaya kalıyorum madem…
Aç gardiyan kalbimin kapılarını!..
Gardiyan sustu, zinciri çözdü, saldı içimdeki adamı…
Sofrada kalkan, şişede rakı…
Gökte yakut, yerde zift karası..
Övünmeyi kesti, yerinmeyi bıraktı akıl,
İçtikçe içtikçe hatırladı,
Sevdi mi nasıl sever bir adam kadınını?
Gardiyan ne yaptın sen?
En sıkı tuttuğun anda bıraktın sen?
Dönmeyecek ulan giden…
Dinmeyecek ulan sevdan…
Haksızlığın kim verecek hesabını?
Hakkın nedir kazandığı?
Koy teraziye paylaşımları,
artık anla kime yol verdiğini, kimi karşıladığını…
İçelim…
Karanfiller soluyor bir cenazenin başında,
çakıldı tahtalar bir çukurun yamacına.
Eh be korkusuz aşk, eh be…
ben ne yaptım sana?
Ne yaptım da kurudu gözlerinde yaş?
Ne yapmadım da çekildi seni tutan baş?
Ulan desene ölmedin sen,
Temmuzu var daha bunun, ağustosu var…
Demir bile paslanır be durduğu yerde,
Toprak bile çürür be gittiğinde…
Gardiyan ne yaptın sen?
Gardiyan ne yaptın?
katil misin sen?
Sibel Bengü
8/29/2014
6/17/2014
5/14/2014
7/12/2013
1/18/2013
şaşkın yağmur... limonlu bahçe...

Uzun yağmurların sonunda..
Dünya bütün suyu çekip bitirdikten sonra…
Depremlerden sızan oyuklara
fırtınalar gizlendikten sonra..
Durulduktan sonra hava,
suya hasret her canlı doyduktan sonra…
Sen ağladıktan sonra
Ben ağladıktan sonra
Hem ağlayan hem ağlatan sustuktan sonra
Bütün bu boğulmuşluktan sağ çıktıktan sonra..
Sokağın kırık taşından fırlayıp paçana bulaşan
çamuru umursayacak mısın?
Çamur olmadan toprak
önce yağmurdu unutma!
Yüreğinde seni kapayan seni açan
bir yağmur çeşmesi olduğunu hatırla…
Büyük ağaçlar bunun için dallarını gökyüzüne açıyor…sen de aç...
Atların dalga dalga koşması
hiç bir atlıkarıncayı özendiremez, oysa seni…sen de koş..
Yağmuru hissetmek için de sen lazımsın,
Sevmek için de gülmek için de sen…
Öyleyse uyan..
Farzet bir limonlu bahçeden geçiyorsun
saçlarında yağmur..
Karışık düşünceler içindesin
şaşkınlıktır köpüklü filan birşeydir
dudaklarını ısıtan bir kelimedir
ya da kelimenin tam da kendisidir
ya da kelimenin -mişli halinden -şimdiye geçişidir
tam zamanında açan bir şiirdir
Bu yağmur
güzel
Kıvrılıp uyumak için güzel
Serpilip büyümek için güzel
Kana kana içmek için güzel
Yıkanmak için de...
Gitsen de durduğun
dursan da gittiğin bir şiirin
içinde
ıslanıyorsun..
Kader yağmuru dindirebilir
Kıtalar birleşebilir
Bizi yaşatan bilir
inan bana
bu yaşadığımız bir rüya olabilir…
Limonlu bir bahçeyiz
içinde geziniyoruz
Paçandan sızan yağmura aldırma..
Şaşkın..köpüklü filan birşey..
sibelbengu@yahoo.comşaşkın yağmur...limonlu bahçe...
10/04/2012
b u l u ş m a
Anladın demek?
Neyi anladın?
Hem de ansızın?
Ayakta durmayı?
Yol almayı?
Yorulmayı?
Çoğalmayı?
Anladın?...
Ölümlere durmak, acıları mıhlamak, göğsünü zırhlanmak, susmak zamana, gülmek zamana, ölmek zamana...
Anladın?
Bunca yüzyılın, bunca okumanın, bunca adanmışlığın sebepli vazgeçilmezliğini,
sofrada sıcak ekmek kokusunu...
kahvaltıda çay buğusunu...
Anladın demek...
Bir bekçi gibi beklemedin yani yılların geçmesini,
bilançosunu tutmadın yani yaşananların?
Bu da geçti dedin, uyudun-uyandın-yuvarlandın, başın yastıkla, yastığın rüyalarla buluşmasını...
Anladın demek?
Yoruldum deyince daha da uzadığını yolların
ve takadin kalmayıncaya kadar koşmanın
ve acılara yetmeyen - ak ak bitmeyen gözyaşların - gül gül bitmeyen kahkahaların....
O suyun tenle buluşmasını,
dudaklarının o tuzla yanmasını,
anladın demek hakkıyla gülmesini - ağlamasını?
Buzun rakıyla saydam-beyaz, anlamın ruhla sade-saf .. buluşmasını?
Umudun baharla, yalanın belayla... anladın?...
Gitmelerin o sopsoğuk sindirilmiş korkaklığını,
kavganın o gözükara saldırganlığını,
bütün bu şeyleri şey yapan herşeyi,
herşeyden vazgeçiren bir şeyi,
bir şeyi herşey yapan o şeyi,
aklının arasından sızan küçük böceği...
Anladın demek?
Demek anladın sevilmeyi de... sevmek gibi anladın demek?
Demek sıcacık bir fırın gibiydi yürek,
demek anlamlı sevmelerin mahrumiyeti hiç bir şeyle değiştirilemeyecek?
Anladın demek?
Demek oyalı yazmalarından anneni,
sarı bukleli bebeklerinden kardeşini,
demek kanamalı bisiklet düşmelerini,
demek misketlerin toprağa açtığı çukurları ...
Karlı kış akşamlarının kestane kokularını,
yüzünün papatya açtığı aşklaşmaları,
oklu üfürüklü oyunları,
sarı serin sonbaharları,
bir tek bakışı,
bir tek bakışın oyuncaksız oyunlaşmalarını,
yaşanası yılların yaşanmamış pişmanlığını,
bir küçücük günaydının akasya ağaçlarını delirten heyecanını,
bir dokunuşun yalan da olsa -yalanı çok geç anlayan- var olası umutlarını,
kapı kapı dolaştıran -her ne hikmetse asla sahibine değil hep başkalarına ulaşan- duygularını...
Anladın... öyle mi?
Yaşama iten, ittirilen, illa da yaşa dedirten, yolları aşındırdın demek?
Aşksızlığa düştün de 'ağrım yok, sızım yok, borçluyum alnımdaki çizgiye bana aşk gerek' dedin demek.
'Eller tutmazsa tutmasın, ben tutarım ellerimi, yalnız kalmasın yeter' demek?...
'vurulmuşum öyle bir vurulmuşum ki... o büyük gün -büyük olduğunu çok sonra anladığın- aya ulaşmayı değil yanlızca sana ulaşmayı ummuşum' demek...
Denize sarılır gibi... Neye sarıldığını bilmeden ama neyin içinde olduğunu hissettiren o büyük
o muazzam-o büyük suyun, o devasal mavinin özgürlüğüyle buluştun demek....
Hayır...
anladığın hiçbir şey yok.
Geminin limanla buluşma umududur, geminin dalgalarla ortaklığı ...
Yakayı bir araya getiren bir ilik-bir düğme değil, zarif bir boynu koruma sorumluluğu..
bu başka şey.
Açın ekmekle, savaşın zaferle, etin toprakla…
annenin çocuğuyla, yastığın öbür yastıkla,
küçücük bir merhabanın koca bir hayatla buluşması…başka...
Zaman?...
Zaman ufukta bir gemi...
Yaklaştıkça kısalıyor mesafe, yaklaştıkça büyüyor resim…
Aslında anladığın... hiç birşey yok?...
Benden sonra hayat var mı?..
Senden sonra hayat yok...
bu..
Sibel Bengü-Açıkgazete
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








